Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Zaman Ve İnsanın Durulduğu An: Vakit

Sürekli akan günlük hayatın içinde namaz vakitleri, insanın Allah Teâlâ’nın huzurunda sükûnete erdiği asude zamanlardır.

Zaman, sanki bir nehir… Akıyor, akıyor hiç durmuyor. Biz de onun içinde, sürüklenip gidiyoruz… Ne durdurabiliyoruz, ne kurtulabiliyoruz, ne de hükmedebiliyoruz. Bizi çepeçevre sarmalamış, ama bizden bağımsız bir varlık…

Yüce Mevla, onu senelere, aylara, günlere ayırmış. Gün, yirmi dört saat… Yeryüzünde geçirdiğimiz ömrün her dilimi bir gündüz, bir de geceden ibaret. Vakit ise zamanın içinde belirlenen ve sınırlanan dilimlerin ismidir. Hiç durmayan ve sürekli akan zamanın bazı dilimlerinde Rabbimiz bir anlamda durmamızı ve durulmamızı istemiştir. Yirmi dört saat içinde beş vakit tayin etmiş ve o vakitlerde huzuruna çıkmamıza ve kurtuluşa ermemize imkân sağlamıştır: “… Kesinlikle namaz, müminler üzerine vakitleri belli bir yazgıdır (ilahi kanundur).” (Nisâ, 103)

Huzura çıkma ve durulma anları

Gün içindeki namaz vakitleri, güneşin seyrine göre belirlenmiştir. Bunları Cebrail (a.s) Resul-i Ekrem (s.a.v) efendimize, hicretten önce Kâbe-i Muazzama’nın yanında bulunduğu bir sırada ayrı ayrı bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Cibril bana, Beytullah’ın yanında iki kere imamlık yaptı. Bunlardan birincide; öğleyi, gölge ayakkabı bağı kadarken kıldı. Sonra ikindiyi, her şeyin gölgesi kendisi kadar olunca kıldı. Sonra akşamı, güneş battığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman kıldı. Sonra yatsıyı, ufuktaki şafak (aydınlık) kaybolunca kıldı. Sonra sabahı, şafak sökünce ve oruçluya yemek haram olunca kıldı.

İkinci sefer; öğleyi, dünkü ikindinin vaktinde her şeyin gölgesi kendisi kadar olunca kıldı. Sonra ikindiyi, her şeyin gölgesi kendisinin iki misli olunca kıldı. Sonra akşamı, önceki vaktinde kıldı. Sonra yatsıyı, gecenin üçte biri geçince kıldı. Sonra sabahı, yeryüzü ağarınca kıldı.

Sonra Cibril bana yönelerek şöyle dedi:

— Ey Muhammed! Bunlar, senden önceki peygamberlerin vaktidir. Namazın vakti de bu iki vakit arasında kalan zamandır.” (Tirmizî, Salât, 1) Salat ve selam Peygamber Efendimiz’e, aline ve ashabına olsun.

Bu görüşme, beş vakit namazın farz kılındığı sıralarda oldu. Resulullah (s.a.v), Miraç gecesinde farz kılınan beş vakit namazın eda edileceği vakitleri Cibril’den (a.s) öğrendiği şekilde sahabe-i kirama öğretti. O günden itibaren müslümanlar, namazlarını bu vakitlerde kıldı. Bir müddet sonra da Medine’ye hicret edildi.

Medine-i Münevvere’ye varılınca hemen mescid yapıldı. Aradan bir zaman geçti ve namaza davet için çare arandı. Sadık bir rüya sonucu ezan okunarak namaz vakitlerinin girişi ilan edilmeye başlandı. Medine ve çevresinden insanlar Efendimiz’in (s.a.v) yanına gelip iman ediyorlardı. Mescid-i Nebi’de beş vakit namaz cemaatle kılınıyor ve mescid dolup taşıyordu.

Zaman disiplini ve sosyal hayatın esnekliği

Bir gününü disiplin altına alabilen bir müslüman, bütün hayatını disiplin altına almış olur. Çünkü dünya hayatı günlerden ibarettir. Bundan dolayı Yüce Mevla bir günü altı noktadan bölmüş ve sabah ile öğle arası hariç her iki nokta arasına bir farz namaz yerleştirmiştir. Namazların ilk vaktinde ve cemaatle kılınmasını murat etmekle birlikte hayatın zorlukları ve kulların zayıflıkları gibi çeşitli hikmetlere binaen ikinci vaktin girişine kadar eda edilmesine imkân tanımıştır.

Böylece Yüce Mevla kullarına zamanı, bir taraftan tertipli bir biçimde kullanmalarını kazandırıyor, diğer taraftan sosyal hayatın zorlukları sonucu ortaya çıkabilecek aksaklıklar dolayısıyla namazın eda edilmesi için belirli bir vakte kadar esneklik tanıyor. Buradan, dünya hayatında hem disipline, hem de esnek olmaya ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Disiplinin, hayatın normal akışı gereği belirli bir oranda esneklikle dengelenmesinin lüzumuna işaret ediliyor.

Zamanı kulluk ufkunda algılamak

Dengeli bir dünya hayatı için her bir insanın günün beş diliminde yüce huzura çıkması asgari zorunluluktur. Bunu anlamayan kimsenin ruhu ve bedeniyle dengeli bir hayat sürmesi mümkün değildir. Sürekli akan günlük hayatın içinde namaz vakitleri, insanın Allah Teâlâ’nın huzurunda sükûnete erdiği asude zamanlardır.

Beş vakit yüce huzurda huzur bulan insanı, yaptığı bu ibadet her türlü kötülükten ve insanlığa yaraşmayan işlerden uzaklaştıracak özelliktedir:

“…Şüphesiz namaz, her türlü edepsizlikten ve kötülükten alıkoyar…” (Ankebût, 45)

Namaz kılmanın büyük bir lütuf olduğunu idrak ederek vaktinde kılabilenler için…

Muharrem AyıOruç, hac, zekat gibi ibadetlerimizi hicri yıla göre ifa ederiz. Hicri takvimde Muharrem ayı, yılın ilk ayıdır. Tarihî bir vakıa olarak hicret Resul-i Ekrem’in (s.a.v) ve Mekke-i Mükerreme’deki müslümanların Medine-i Münevvere’ye göç etmesidir. Hicret, sadece bir göç değildir. Bir müslümanın hayatında hicret, sadece sene-i devriyesinde hatırlanan tarihî bir olay olmamalıdır. Hicret bir şuurdur, hicret bir ruhtur.

•Hicret, Cenab-ı Allah’ın istediği hayatı yaşayabilmek için canını bile göze alarak yola çıkanların ruhudur.

•Görünürdeki bütün sebeplerin suya düştüğü anda bile tereddütsüz Allah’a güvenenlerin şuurudur.

Hicret şuuruyla yaşamak, zamanı ibadete dönüştürür. Bu şuurla alınan her nefes, manevi bir feyiz ve sevap vesilesi olur. Hakiki muhacir Allah’ın yasaklarından uzaklaşıp O’nun razı olduğu hayatı yaşayabilme adına bütün ümitsizliklere meydan okuyandır. Gönlünü sadece bir olana bağlayandır. Mekke’den Medine’ye hicret, bin dört yüz küsur yıl önce yapılmış ve inananların gönül dünyasında yerini almıştır. Ama hicret ruhu, şuuru ve zamanı bu şuurla yaşama fıkhı kıyamete dek her nefes tazelenerek devam edecektir.