Mana ve İnsan
Vuslata Giden İzler
“Damda deve mi aranır?” diye sorulunca adam; “Sen yumuşak döşekler arasında, altın kaftanlar içinde Yüce Allah’a vuslatı arayıp arzuluyorsun da ben damda neden deve aramayayım?” diye karşılık verdi
Nakledilir ki İbrahim b. Edhem (k.s) gecenin bir vaktinde sarayın damından sesler duymuştu. Gelen seslerin ne olduğunu sorunca damdaki “Develerimi kaybettim, onları arıyorum” dedi. “Damda deve mi aranır?” diye sorulunca adam; “Sen yumuşak döşekler arasında, altın kaftanlar içinde Yüce Allah’a vuslatı arayıp arzuluyorsun da ben damda neden deve aramayayım?” diye karşılık verdi. Buna benzer birkaç hadise ile uyarılan ve Hak Teâlâ tarafından kendisine çekilen İbrahim b. Edhem (k.s) hazretleri tacını, tahtını, malını mülkünü, ünvanını itibarını, âdeta tüm varlığını Belh’te bıraktı. Belki Belh’te kalsaydı ondan önceki ya da sonraki valinin adını bilmediğimiz gibi onunkini de bilmeyecektik. Fakat dünyayı terk edip Cenab-ı Hakk’a yönelen İbrahim b. Edhem’i (k.s) bu ümmet bin yılı aşkın süredir hayranlıkla ve hürmetle yâd ediyor.
Stratejik geri çekilme
Tasavvuf tarihi böyle birçok terk ve arayış kıssalarıyla doludur. İmâm-ı Gazâlî’nin (rah.) Bağdat Nizamiye Medresesinin başmüderrisi iken Bağdat’ı terk etmesi de böyledir, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin terki de. Aziz Mahmud Hüdâyî’nin, Alâeddin Attâr’ın ve sayamayacağımız daha pek çok büyük insanın terki de… Allah Teâlâ cümlesinin makamlarını ali eylesin. Onlar zahiren bulundukları beldeyi terk etmekle aslında makamlarını, itibarlarını, elde ettikleri tüm payeleri terk etmişlerdi. Yani Hak Teâlâ’yı aramaya ve bulmaya mâni olan tüm perdeleri... Terk diyoruz ancak hakikatte bu bir kaçış değil, büyük bir mücadeleye merhabadır. Kaçarken mücadeleye girişmek, terk ederken vuslata yaklaşmak gibi muhteşem bir paradokstur bu. İnsanın nefsinden, yani kendisinden kaçması ise bu paradoksların en büyüğüdür ve hayreti mucip bir başka eylemdir. Kaçan ve kaçılanın birbirine girdiği heyecan verici bir eylem. Hani savaşlarda “stratejik geri çekilme” denen bir durum vardır ya, işte bu da nefis ile yapılan mücadeledeki stratejik geri çekilmeye tekabül ediyor denilebilir. Daha sonra yapılacak daha güçlü bir saldırıya hazırlık amaçlı bir çekilme bu.
Evliyaullahın hayatlarını okuduğumuzda hepsinin bir ortak noktasının da bu terk eylemi olduğunu fark ederiz. Daha çocukluk dönemlerinde ilim yolculuğu ile başlayan bu ayrılıklar, daha sonra ya daha fazla ilim elde etmek için bir alimi bulma ya irfan için bir mürşid arama ya da bu ilmi ve irfanı halka ulaştırma maksadıyla devam eder durur. Günümüz şartlarında dahi uzak sayılabilecek mesafeleri bazen bir alime bir mesele sormak için aşanlar, bir mürşid-i kâmil bulmak için kıtalardan kıtalara seyahat edenler, irşad için diyar diyar yolculuk yapanlar… Resul-i Ekrem (s.a.v) efendimizin kendisine özel olarak verilen nimetlerden birisi olarak buyurduğu “Arzın tamamı bana mescid kılındı” (Buhârî, Salât, 55) hadisini en iyi bu insanlar anlamış olmalı. Her yer O’nun mekânı, her zaman O’nun zamanı, her insan O’nun kulu. O halde dışarıda tutulacak hiçbir yer, vakit ve kişi yok.
Terk hakikatte bir kaçış değil, büyük bir mücadeleye merhabadır.
Bulanların yolu
İnsan düşünmeden edemiyor, ne oluyor da İbrahim b. Edhem (k.s) herkesin imrendiği bu dünyalık nimetleri terk edebiliyor? Ne yaşıyor ya da ne görüyor da böyle dönüşü olmayan bir yola girebiliyor? Bu soruları sorarken biz daha çok terk edilenlere dikkat kesiliyoruz. Aslında insan daha iyisini görmeden elindekinden vazgeçmez. Eğer elindekinden vazgeçiyorsa ya daha iyisini görmüştür ya da daha iyisi olduğunu söyleyene inanmıştır. Şüphesiz ki ahiret dünyadan daha iyi ve daha hayırlıdır. “Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun” derken Yunus Emre de (k.s) daha iyisini bulmuştu.
Hak Teâlâ ve Resulü (s.a.v) ahiretin dünyadan daha iyi, üstün, hayırlı ve ebedî olduğunu beyan ediyor. O halde izlerin peşinden adım atmalı, görenlerin ve bulanların yolunu takip etmeliyiz.