İslam Tarihi
Veliler Taifesinin Seyyidi Cüneyd-i Bağdâdî Kuddise Sırruhu
Biz çok alim gördük. Lakin alimler içerisinde onun kadar kendisinde hem ilmin, hem de halin birleştiği bir kimse görmedik. Kimi alimlerin ilmi çok oluyor, hali olmuyordu; bir kısmının hali oluyor ama ilmi az oluyordu. Ebü’l-Kasım Cüneyd ise başka. O hali de ilmi de kendinde mezcetmiştir. Halindeki tasarrufa baksan, ilmine tercih edersin. İlmindeki dirayete baksan haline tercih edersin (ikisi de birbirinden iyidir). Cafer el-Huldî kuddise sırruhu
Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sırruhu, hicri üçüncü yüzyıl ve ondan sonraki asırlarda yaşayan alim ve veli zatlar tarafından “Seyyidü’t-taife” diye anılmaktaydı.
Hicri 210 yıllarında doğduğu tahmin edilir. Lakabı Bağdâdî, künyesi Ebü’l-Kasım el-Cezzâz’dır. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri namıyla maruftur. Ailesi Nihavend asıllı olmasına rağmen Bağdat’ta doğduğu ve orada vefat ettiği için “Bağdâdî” nispetiyle anılmıştır. Dedeleri ticaretle meşgul olan Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri “hazzâz” yani ipek tüccarı, babası “kavârîrî” yani cam tüccarı, dayısı Serî es-Sekatî (k.s) de “sekatî” yani baharat ve tuz tüccarı idi. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), hicri üçüncü yüzyıl ve ondan sonraki asırlarda yaşayan alim ve veli zatlar tarafından “Seyyidü’t-taife” diye anılmaktaydı. Bu lakapla ananlardan fıkıh, tefsir, hadis, kıraat, lügat ve nahiv alimi İmam Sübkî (rah.) onu “veliler taifesinin önderi, salih kullar cemaatinin öncüsü, tasavvuf yolunun şeyhi; veli, alim ve ariflerin en aklıselim olanı” diyerek anlatmaktadır.
İlim hayatı
Cüneyd-i Bağdâdî’nin (k.s) dedeleri ticaret maksadıyla Nihavend’den Irak’a gelmiş ve Bağdat’a yerleşmişlerdi. Babası çok hayır ve hasenat sahibi bir zattı. İlk tahsiline küçük yaşta İmam Şâfiî’nin (rah.) talebesi Ebû Sevr’den (rah.) fıkıh ilmini okuyarak başladı. Yirmi yaşında Ebû Sevr’in (rah.) halkasında fıkhi meselelerde fetva verir hale geldi. Bu yaşta şeri meselelerde eşine rastlanmayacak bir vukufu vardı. Ebû Ubeyd ve Hasan b. Arefe gibi muhaddislerden hadis dersleri aldı. Hâris el-Muhâsibî’nin (rah.) kelam derslerine katıldı. Devrinin büyük alimlerinden Ebû Hamza el-Bağdâdî’nin ders halkalarında bulundu. Bütün naklî ve akli ilim sahalarında rüştünü ispat ettikten sonra dayısı Serî es-Sekatî’nin (k.s) tasavvuf mektebinde ilim, ihlas, ubudiyet (kulluk) üzere kurbiyet (Allah’a yakinin artması, ihsan) dersini okumaya başladı.
Mürşidi Serî es-Sekatî’nin (k.s) kendisine çok muhabbeti vardı. Onun da üstadına azami derecede saygı ve sevgisi mevcuttu. Serî es-Sekatî (k.s) hastalandığı bir dönemde Cüneyd-i Bağdâdî ona demişti ki: “Ey Serî, senden sonra artık halk senin gibisini görmeyecek.” Serî es-Sekatî (k.s) de şöyle cevap verdi: “Ey Cüneyd, ben de senin benzerin olan bir başka halef bırakmadım.” Cüneyd-i Bağdâdî, Serî es-Sekatî hayattayken vaaz etmek istemiyor, şeyhinin ısrarlarına rağmen irşad vazifesini icra etmekten hicap duyuyordu. Nihayet bir gece rüyasında, Allah Resulü (s.a.v) ona: “Ey Cüneyd, halka vaaz et. Çünkü Allah senin sözlerini insanların kurtulmasına vesile kıldı” diye emretti. Bu şekilde irşada başladı.
İlimsiz sufilik olmaz
Serî es-Sekatî (k.s) ona “Muhaddis Sufi” derdi. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), “Bizim yolumuz Kur’an ve sünnetle mazbuttur. Kim Kur’an’ı ezberlemez, hadis yazmaz, fıkıh öğrenmezse tasavvuf yolunda ona uyulmaz” diyerek tasavvuf anlayışını şeri ilimlerle temellendirirdi. Hakiki tarikatın ancak Hz. Peygamber’in (s.a.v) şeriatı üzerine bina edilerek olabileceğini “Kurtuluşu arayanlara bütün yollar kapalıdır, ancak Resulullah’ın (s.a.v) izinde giden, sünnetine uyan, yoluna sarılanlar müstesna” ve “Allah’a giden bütün hak tarikatların dayanağı ancak ve ancak Hz. Peygamber’dir (s.a.v)” sözleriyle anlatmaktadır.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), tasavvufun dayanaksız savlardan uzak, Allah için aşkla yapılan amel-i salih olduğunu söylemekteydi: “Biz tasavvufu kıyl-ü kal (dedikodu) ile elde etmedik. Dünya muhabbetinden yüz çevirerek, nefse hoş gelen masivayı terk ve rıza üzere kulluk ederek kazandık. Tasavvufun ne olduğunu soruyorsunuz. Tasavvuf, Allah ile olan muamelenin saflığıdır.”
Gerçek zenginlik
Bunca kemalat nişaneleriyle birlikte Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) orduyla cihada çıkacak kadar da yürekli bir mücahiddi. Bir seferde ordu kumandanı ona ganimetten hisse ve hediyeler göndermiş, o ise hepsini asker ve gazilerin muhtaçlarına dağıtmıştı.
“Kurtuluşu arayanlara bütün yollar kapalıdır, ancak Resulullah’ın (s.a.v) izinde giden, sünnetine uyan, yoluna sarılanlar müstesna.” Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sırruhu
Buna rağmen; “hediyeleri niçin kabul ettim” diye kendi kendini kınıyordu. Günleri bu ızdırapla geçerken bir rüyada kendisine ikram edildiğini gördü. Bu ikramın sebebini sordu: “Sana o mallarını gönderenler sevap bekleyerek verdiler. Sen ise ey Cüneyd, Allah için rahatı terk edip cihada katıldın. Sana helal olan malı infak ettin. Buna rağmen de ‘acaba şüpheli bir amel mi işledim’ diye Allah’tan korktun. İşte Allah Teâlâ senin bu tefekkürünün mükâfatını kat kat verdi” dediler.
Bir ipek tüccarı da olan Cüneyd-i Bağdâdî’nin (k.s) hayli zengin olduğu bilinmektedir. Ona göre tasavvuf; ifrat ve tefritten uzak bir hayat, Hak’tan aldığını Hak yolunda halka infaktı. Bağdat sufilerinin, Bağdat’a misafir gelen taliplerin, yardıma muhtaçların sığınağı onun köyüydü. Onları bir arada barındırır ve misafir ederdi.
Rabbani alimlerin iftiralara maruz kalması, haksızlığa uğraması tarihimizde çok sık rastlanılan bir durumdur. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri de hayatı boyunca siyasetten uzak durmasına ve yöneticilerle arasındaki mesafeyi korumasına rağmen birçok defa tutuklanmıştır. Gulâmü’l-Halîl adındaki birisi bu büyük zatı halife Muvaffak’a şikâyet etmiş, çok defa mahkemelere celbettirmişti. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) bu mahkemelerde, kendisinin sadece İslam’ı yaşama cehdi ve gayretinde olan bir İslam alimi olduğunu söylemiştir.
“Biz tasavvufu kıyl-ü kal (dedikodu) ile elde etmedik. Dünya muhabbetinden yüz çevirerek, nefse hoş gelen masivayı terk ve rıza üzere kulluk ederek kazandık. Tasavvufun ne olduğunu soruyorsunuz. Tasavvuf, Allah ile olan muamelenin saflığıdır.” Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sırruhu
Kulluk ile geçen bir ömür
Cüneyd-i Bağdâdî’nin (k.s) talebelerinden Muhammed b. İbrahim diyor ki: “Hz. Cüneyd’i ahirete irtihalinden sonra rüyada gördüm ve ona dedim ki: ‘Allah Teâlâ sana nasıl muamelede bulundu?’ Şöyle cevap verdi: ‘O işaretler, o ilimler, şekiller, âdetler hep gitti; yalnız geceleri ve seher vakitlerinde kıldığımız rekâtlar bize yaradı.’ ”
Cafer el-Huldî’nin anlattığı üzere Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) vefat edeceği gün bile yüzü şişmiş bir halde ibadetiyle meşguldü. Huzuruna giren bir sufi onu ölüm döşeğinde de namaz kılarken görünce: “Efendim! Bu halde de mi nafile namaz?” dediğinde Hz. Cüneyd (k.s) “Bu benim kendisiyle Rabbime kavuştuğum bir şeydir; onu nasıl bırakabilirim?” demiştir. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) bu hadiseye müteakip Kur’an okumaya başlamış ve kısa bir süre sonra ruhunu teslim etmişti (251/865). Bağdat’ın güneyinde bulunan Şûnîziyye Mezarlığı’na, mürşidi ve dayısı Serî es-Sekatî’nin (k.s) yanına defnedilmiştir. Cenaze namazında altmış bin kişi bulunmuştur. Allah Teâlâ şefaatlerine nail eylesin.