Tefsir Halkası
Tekâsür Suresinin Tefsiri
> “Çokluk hırsı sizi öylesine aldatıp oyaladı ki, ta kabirlere kadar gittiniz (onları da sayıp birbirinize karşı övünmeye kalktınız). Hayır, öyle değil! İleride (ölüm sırasında) (bu yaptıklarınızın yanlış olduğunu) bileceksiniz. Şüphesiz ileride (kıyamette) bileceksiniz. Hayır, gerçekten siz ilme’l-yakin olarak bilseydiniz (böbürlenmekten geri dururdunuz). Andolsun ki, siz cehennemi (önce uzaktan) göreceksiniz. Yine andolsun ki, (cehenneme girince) onu gözlerinizle görecek ve sizi meşgul edip al
Tekâsür, çokluk manasındaki kesretten türemiş bir kelime olup birbirine karşı çokluk yarışına girmeyi ifade etmektedir. Tekâsür suresi Yüce Allah’ın dinine girmediği takdirde insanın yaratılış gayesinden uzaklaştığı kadar insanlığa yaraşmayan haller içinde debelenip durmaktan da kurtulamayacağını öğütlemekte ve bu konuda şiddetli uyarılar içermektedir. Bu surede, insanı yaratılış gayesinden uzaklaştıran gaflete dikkat çekilmekte ve insanoğlunun bu konuda işi ne kadar ileri safhalara taşıdığından bahsedilmektedir.
Nüzul sebebi
Tekâsür suresinin nazil olmasına sebep olan hadise Mekke-i Mükerreme’de yaşanmıştır. Abdülmenafoğulları ile Sehmoğulları arasında cahiliye döneminin kötü alışkanlıklarından biri baş göstermişti. Her iki kabile de sahip oldukları imkânları, malları ve sayısal üstünlükleri ortaya koyup kendilerinin daha şerefli ve üstün olduklarını ispat etmeye çalışıyorlardı. Yapılan sayımda Sehmoğulları nüfus bakımından daha az kalınca durumu kabullenemediler. Kabirlerin başına gidip ölülerini de saydılar. Yüce Allah bunun üzerine “Şayet iman etmiş olsalardı, öldükten sonra ne ile karşılaşacaklarını bilselerdi kesinlikle bu yaptıklarından geri dururlardı” anlamını içeren Tekâsür suresini inzal etmiştir.
Haksız yere övünmenin kötülüğü
İslam alimleri, inkârcıların kınandığı bu surenin tefsirinde müminlerin de dikkat etmesi gereken önemli hususlara temas etmişlerdir. İslam dininde; haksız yere övünmek, kendini üstün görmek Allah Teâlâ’dan uzaklaşmanın ve gafletin alametleri arasında zikredilmiştir. Fahreddin-i Râzî (rah.) bu konuda, Yüce Allah’ın razı olmadığı şeylerden şiddetle kaçınmanın önemini ifade eden şu sözü söylemiştir: “İnsanlar, (özellikle de alimler) dünyaya ait şeylerle övünmeyi terk etmedikçe asla gerçek (yakinî) imana ulaşamayacaklardır.” İbn Acîbe (k.s) de müminlerin, gönüllerini fâni dünyaya kaptırmamak için Yüce Allah’a teslim etmeleri gerektiğine vurgu yapmaktadır. İbn Acîbe’ye (k.s) göre, “Mümin kimse kalbini düzenli kontrol etmelidir. Müminin gönlünü ve aklını meşgul eden şeyin ilki asla dünyaya ait işler olmamalıdır.” Bu itibarla Allah Teâlâ’yı zikretmek müminin şiarı olmalıdır. Müminler ibadetlerini gönülden yapmalı, salih amelleri düzenlice ve özenle eda etmeleri gerekir ki bu şekilde Yüce Allah salih amel işleyenlere katından bir muhabbet ve sevgi ikram edeceğini vadetmektedir. Nitekim gafletle yapılan özensiz kulluk kalbe muhabbet sağlamadığı gibi kalbi de bedeni de yormakta ve zamanla gevşekliğe, ardından da terk edip uzaklaşmaya sebep olmaktadır. Arifler, müminin dünyadan beşerî ihtiyaçlarını ve hazlarını karşılarken aldığı lezzetten daha fazlasını Cenab-ı Allah’a kulluk yapmaktan almadığı sürece bu kişinin gaflet içinde olduğunu ifade etmişlerdir. Müminlerdeki Allah sevgisi onların dünyaya ait yorgunluğunu hafiflettiği gibi (birbirlerine övünmek şöyle dursun) kendi aralarında da şefkat, merhamet ve diğerkâmlığın yayılmasına vesile olmalıdır. Kalbinde Allah Teâlâ sevgisi çoğaldığını iddia edenin güzel ahlakı da bu oranda çoğalmıyorsa bu kimse aslında kendini kandırmaktadır.
Allah’ın razı olduğu yarışma ve övünme
Fahreddin-i Râzî hazretlerinin açıklamasına göre Cenab-ı Allah’ın razı olduğu hayırlı işlerle övünmek Tekâsür suresinde kınanan övünmenin kapsamı dışındadır. Hatta Fâtır suresinde hayırda yarışanlar övülmüş, Bakara ve Mâide surelerinde ise hayırlarda yarışmak müminlere emredilmiştir. Yarışmanın doğal bir sonucu da bu başarı ile övünmektir. Mutaffifîn suresinde Allah Teâlâ’ya yakınlık kazanmış kulların cennette sahip oldukları nimetlerin mutluluğu yüzlerinden okunduğu bir halde kendilerine mis kokulu Tesnim karışımı olan özel bir şarabın ikram edileceği bildirilmiştir. Aynı surede bu saadete ulaşmaya teşvik için “Yarışacaksa insan bunun için yarışmalıdır” buyrulmuştur (bkz. Mutaffifîn, 25-26). Ancak şu var ki Allah rızası için işlenen amellerle övünmenin maksadı (dünyaya ait işlerde olduğu gibi) asla başkalarını küçümsemek, onlara üstünlük sağlamak veya bu vesileyle onların birtakım haklarını gasbetmek değildir. Aksine bu övünç yalnızca insanları Yüce Allah’ın lütuflarına imrendirme övünmesinden ibarettir ki bu da ancak mukarrebûn makamındaki (maksadı ve gayesi dosdoğru olup niyetini kontrol edebilen) kulların yapabileceği apayrı bir hayırdan ibarettir.
Yüce Rabbimiz hayırda yarışanları ise şu vasıflarla tanımlamaktadır: “Onlar Rablerine duydukları saygıdan ötürü kötülükten sakınırlar. Onlar (hiçbir şeye aldırış etmeden Allah’ın hükmünde şüphe etmez) hakkı ile iman ederler ve Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Yine onlar Rablerine döndürülmekten şüphe etmediklerinden yaptıkları amelleri kalpleri ürpererek (büyük bir heyecan ve saygı içinde) yaparlar.” (Mü’minûn, 57-61)
Surede öne çıkan mesajlar
- Dünyevi meşgale ve uğraşların kendisi veya bunların çok olması bizatihi gafletin sebebi değildir. İbn Acîbe (k.s) hazretlerinin dediği gibi “Allah’ı zikretmekten alıkoymadığı sürece dünyanın tümüne sahip olmanın mümine hiçbir zararı yoktur.” Yüce Allah’tan uzaklaşmaya ve dünyevileşmeye sebep olan asıl unsur, hak dinin prensiplerinden yoksun bir anlayış içinde sırf dünya hayatını hedef edinmektir.
- Yüce Mevla’ya gönülden ibadet edip koşulsuz itaat etmek mümin için her şeyden daha sevimli olmalıdır. Cenab-ı Allah’ın razı olduğu şeylerden mümin de razı olmalıdır. Böyle bir makama ulaşmış mümin artık dünyayı amaç değil araç olarak göreceği için o dünyadan sahip olduğu ilim, mal, evlat ve makam ile Yüce Allah’a kulluk yapma bahtiyarlığına ulaşmış olur.
- İnsanı helake sürükleyen gafletin yok edilmesi yakinî bir ilim sahibi olmakla mümkündür. Ne var ki yakinî (şüphesiz) bir ilim sahibi olmak, okumak ve öğrenmekten ibaret değildir. Yakinî bir ilim sahibi olmak için en önemli husus Allah Teâlâ’nın yasakladığı/razı olmadığı şeylerden, özellikle de haram lokma yemekten şiddetle kaçınmaktır.
Gafletin menşei dünya sevgisi
Hz. Peygamber (s.a.v) bütün hataların/günahların temelinde yatan şeyin dünya hayatına düşkünlük olduğunu ifade etmiştir (bkz. Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, nr. 3662). Ancak dünya düşkünlüğünü kalpten çıkarıp atmak öyle kolay bir iş değildir. Nitekim dünya aynı zamanda ahireti kazanmanın vesilesidir. Ayrıca dünyayı terk edip beşerî ihtiyaçlarda başkasına yük olmak da dinimizce doğru görülmemiştir. Bu konuda şu husus çok iyi bilinmelidir: Muhabbetullah yani Allah Teâlâ sevgisi ile dünya sevgisi birbirine tamamen zıttır. Bu ikisi aynı kalpte barınamaz. Bu denklemi bildikten sonra muhabbetullaha ve ebedî saadete talip olan kimsenin dünyaya düşkünlükten kurtulması gerektiğine şüphe etmeden inanarak işe başlaması gerekir. Bununla birlikte sünnet-i seniyyeden başka bir çare olmadığına da inanarak gücünün yettiği kadar sünnete tabi olmalıdır. Sünnet-i seniyye ışığında kalpten dünya sevgisini atmanın birçok yolu vardır. Ariflerin tavsiye ettiği yöntem, gafletsiz zikri çoğaltmak ve Yüce Allah’tan korkan insanlarla ünsiyet kurmaktır; başka bir ifade ile ilim, irfan ve zikir meclislerine devam etmektir.
Evlatların ve malın hakkı
Bu konuda önemli bir diğer husus “Ey iman edenler mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın! Bunu yapanlar mutlaka hüsrana uğramıştır” (Münâfikûn, 9) ayetini maksadının dışında anlamlandırmamaktır. Ayet-i kerimede insanı gaflete dolayısıyla hüsrana sürükleyip alıkoyan etkenlerin başında gelen iki unsur zikredilmektedir. Bu ayet-i kerime “Mal ve evlat sahibi olmayın” veya “Onların hizmeti ile meşgul olmayın” demek değildir. Aksine “Yalnız benden/Allah’tan korkun” (Âl-i İmran, 175) ayetinde, “Allah’tan korkulması gerektiği kadar başka hiçbir şeyden korkmayın” manasında olduğu gibi bu ayette de insanın yaratılış gayesi olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’nun hakkını bilmek ve yüceliğine layık bir tavır içinde olmanın önceliği ifade edilmektedir. Yani “Evlatlarınızın hakkı bir yere kadardır. Malınızın veya bedeninizin hakkı bir yere kadardır… Cenab-ı Allah’ın hakkı ise sonsuzdur. Şimdi ey insanlar, siz bunların haklarını Yüce Allah’ın hakkı yerine koyarak O’ndan gafil olup kendinizi helake sürüklemeyin” demektir. Tekâsür suresi bağlamında söylenecek olursa, insan Yüce Allah’ın hakkını gözetmedikçe -zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için dahi olsa- sahip kılındığı tüm nimetler onun üzerinde bir vebal ve aldatmacadan ibarettir. Bu manada Peygamber Efendimiz (s.a.v), içinde Allah Teâlâ’nın anılmadığı her bir anın insanın üzerinde bir vebal, kıyamet gününde de bir pişmanlık sebebi olacağını ifade etmiştir. Yüce Allah gaflet perdelerinden sıyrılarak yakınlık makamına ulaşan bahtiyarlardan eylesin.