Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Müceddid; İslam’ı kuvvetlendiren, dine sokulmak istenen hurafeleri, yapılmak istenen reformları söküp atan ve sünnetleri ortaya çıkaran ilmiyle amil olan alimdir.

Müceddid; İslam’ı kuvvetlendiren, dine sokulmak istenen hurafeleri, yapılmak istenen reformları söküp atan ve sünnetleri ortaya çıkaran ilmiyle amil olan alimdir.

Sözlükte “tazelemek, yenilemek” anlamına gelen tecdid, bir şeyi aslına uygun bir şekilde yenilemek demektir. Dolayısıyla tecdid, “tebdil ve tağyir” yani dinin temelinde değişiklik yapmak, bazı unsurları eklemek veya çıkarmak değil, Kur’an ve sünnetten terk edilen veya unutulan hakikatleri tekrar canlandırmak ve emir gereğince davranılmasını sağlamaktır.

Tecdid ilmin azaldığı, sünnetin terk edilmeye yüz tuttuğu, cehaletin kol gezdiği ve bidatlerin yaygınlaştığı bir dönemde yapılır. Nitekim şeriatı ve tarikatı yenilemekten maksat, bidatleri ayıklamak, ilmi yaygınlaştırmak, ilimle uğraşanlara destek olmak ve insanların bidat ehline karşı uyanık olmalarını sağlamaktır.

Müceddidin görevi özü itibarıyla dini korumak, üzerine konan tozları silkelemek, bidat kirlerini temizlemek, şeriatı ve tarikatı aslî hüviyetine kavuşturmaktır. Yoksa kendi nefislerinden yeni bir şey ihdas etmek değildir. Nitekim İmam Şâfiî (rah.) için “Sünneti (toplumda) açığa çıkardı, bidati yani dine sonradan dahil edilen şeyleri imha etti” denilmiştir. Tecdidin özü budur.

Müceddid kimdir?

Müceddid, tecdid işini gerçekleştiren yani “yenileyen, tazeleyen” demektir. Dolayısıyla müceddid; İslam’ı kuvvetlendiren, dine sokulmak istenen hurafeleri, yapılmak istenen reformları söküp atan ve sünnetleri ortaya çıkaran ilmiyle amil olan alimdir.

Hz. Peygamber’e (s.a.v) tam vâris olan rabbani bir alimin ve kâmil bir mürşidin şeriatı ve tarikatı ilk günkü gibi yenileyip ihya etmesi, aslında ümmete manevi önderlik etmek demektir. Zira peygamberler doğrudan vahye mazhar olup ümmetlerine yol gösterirken bu kimseler vahyi anlayıp anlatmada ve yaşayıp yaşatmadaki sorunları çözer, insanları sırat-ı müstakime sevk ederler. “Peygambere vâris olmak” peygamberler gibi vahiy almak değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilahi ikramlara mazhar olmaktır. Bunun için dini en güzel şekilde öğrenip yaşamak gerekir. Böyle kimselerden kalplerini hevadan arındıran, takvada en üst mertebelere ulaşan, iman ve amel yönünden kemale eren, saf bir kalbe sahip olanlar manevi ikramlardan olan rahmani ilhamla desteklenirler. Zaman içinde değişen anlayış ve görüşlere Kur’an-ı Kerim’in sönmez bir nur olduğunu anlatmak, bu kimselerin görevidir. Onlar, hükümleri kıyamete kadar geçerli olan Kur’an-ı Kerim’in kastettiği derin manalara vâkıf olan kimselerdir. Onlar dinin zahir ve bâtın her iki yönünü iyice bilir ve anlarlar. Ümmete her iki hususta da rehberlik ederler.

Müceddid sufiler ve tecdid

Resulullah (s.a.v) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak müceddid vârisleri vardır. Allah Resulü (s.a.v), müceddidlerin kendi ümmetinden geleceğini haber vererek şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah, bu ümmete her yüzyılın başında bir müceddid göndererek dini yeniden ihya eder.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 1)

Sadat-ı kiramdan Seyyid Abdullah Dehlevî (k.s) şöyle demiştir: “Sultanlar içinde Ömer b. Abdülaziz (rah.), dinî ilimlerde İmam Şâfiî (rah.), tasavvufta Maruf-i Kerhî (k.s), sırlar konusunda İmam Gazâlî (rah.), feyiz vermede Abdülkadir-i Geylânî (k.s), hadis ilminde İmam Süyûtî (rah.), itikad, tarikat ve hakikat meselelerinin inceliklerini izah etmede ve kalplere akıtmada İmâm-ı Rabbânî (k.s), müceddid idiler...”

Ebû Saîd Muhammed el-Hâdimî (k.s) el-Berika adlı eserinde şöyle der: “Tasavvuf büyüklerinin çoğu, alim ve müctehid kimselerdir. Özellikle kutb-i irşadların hepsi böyle idi.” İmam Şa‘rânî (k.s), bütün müctehidlerin bir arif-i kâmilden feyz alarak ictihad makamına kavuştuklarını söyler. Tebeu’t-tâbiînden olan büyük müctehid Süfyan-ı Sevrî (rah.) şöyle derdi: “Ebû Haşim es-Sûfî olmasaydı, ben ince bilgileri bilmezdim ve imanın hakikatlerini anlayamazdım.”

“Muhakkak ki Allah, bu ümmete her yüzyılın başında bir müceddid göndererek dini yeniden ihya eder.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 1)

Sonuç olarak sufiler arasından birçok müceddid çıkmıştır. Müceddidliği konusunda tevatür derecesinde ittifak hasıl olanların başında ise İmâm-ı Rabbânî (k.s) gelir. O, ikinci bin yılın müceddidi kabul edilmiştir. Çünkü yaşadığı dönemde Hindistan’da yeni bir din kurmak iddiasıyla ortaya çıkan Ekber Şah’a karşı İslam’ın hakikatlerini savunmuş ve bunda muvaffak olmuştur. Allah Teâlâ İslam’ı ihya etmek için büyük çabalar sarf etmiş müceddidlerden razı olsun.