Mana ve İnsan
Sözler Kalbe Tesir Etmiyor
Gerek çocuklarımıza gerek çevremize tavsiyelerde bulunurken bunları tecrübe edip etmediğimize, gönülden söyleyip söylemediğimize bakmıyoruz.
İnsanoğlunun bizzat yaşayıp tecrübe ederek aldığı dersler onun için birer ibret mesabesinde çok daha etkili olurken çilesini çekmeden dinlediği tavsiyelerin tesiri o denli büyük olmuyor. Bizim bugün tam olarak kavrayamadığımız hususlardan biri de bu. Gerek çocuklarımıza gerek çevremize tavsiyelerde bulunurken bunları tecrübe edip etmediğimize, gönülden söyleyip söylemediğimize bakmıyoruz. Yine muhataplarımızda bu telkin ve tavsiyeleri alabilecek ve harmanlayabilecek bir zemin olup olmadığını da umursamıyoruz. Bizim için kıymetli olan bilgi ve sözler karşımızdakinde karşılık bulmadığı zaman da âdeta zayıf temel üzerine bina yapmak gibi bir süre sonra o bilgiler muhatabımızda ciddi bir ağırlık oluşturuyor. Bundan olsa gerek ki tasavvuf ehli sözden çok hale kıymet veriyor.
Kalbe tesir için
İdrakten yoksun olanlar için en yüce hakikatler en veciz şekilde izah edilse bile bir kulaktan girip diğerinden çıkarken, idrak ehli bir kimse için sade bir söz ya da günlük bir olay bile tefekküre vesile olur. Eskilerden bir söz gönülden söylenirse yeni bir söz olur. Tabii her şey bu kadar siyah beyaz değildir. Ancak bir nevi ilaç mesabesinde olan bu sözleri ister söyleyen tarafta ister dinleyen tarafta olalım, her iki durumda da bir hususa dikkat etmemiz gerekiyor. O da önemli olanın söylediğimiz söz ya da muhatabımızın şahsı değil, sözün ve temsilin nereden geldiğidir. Dilden söylenen söz en fazla kulağa kadar giderken gönülden söylenen söz kalbe kadar iner. Dilden ezbere söylenen en hikmetli sözler bile muhatap nezdinde sıradan söz gibi algılanırken gönülden söylenen, sıradan kabul edilebilecek bir söz ise insanı derinden etkiler. Bu durumu günümüzde sosyal medyada net bir şekilde tecrübe ediyoruz. Ne kadar büyük sözler, yüce hakikatler var o mecralarda ancak etkisi görülemiyor. Nitekim bedeli ödenmeden söylenen bu veciz sözler eyleme ve amele dönüşmediği, bizi doğru yola sevk etmediği sürece bir bilgi olarak kalıyor ve böyle kaldığı sürece de fayda vermiyor. Bilgi ancak amelle kemale erer ve marifete dönüşür. Aksi halde bildiklerimiz yanılgılarımıza hiçbir zaman yetmiyor, yetmeyecek. Ancak bazen yeri gelir bir bakış, bir nazar bizi bizden edebilir. Daha önce bildiğimiz yalın bir söz bile kalbimize dokunabilir. İşte bu noktaya yoğunlaşmamız gerekiyor.
Bilgi sahipleri çoğu zaman ariflere itiraz ederler. Oysa arifler asla doğru bilgi sahiplerine itiraz etmezler.
Usulsüz vusul olmaz
Söz, nasihat, telkin vb. iki farklı kanaldan bize ulaşır: bilgi sahibi ve arif. Doğru sözlü olmayanlar, ne dediğini bilmeyenler zaten konumuz dışıdır. Bilgi sahibine gelince bu kişiler yukarıdan, arifler ise aşağıdan konuşur. Bilgilinin konuşması genellikle en üst ve standart makamdan olurken arif ne kadar çok bilse de muhatabının makamına göre hitap ettiğinden alttan konuşur. Bilgili kişi soruya göre cevap verirken arif sorana göre cevap verir. Bilgili kişi bilinmesi gereken neyse “Geç karşıma da anlatayım” derken arif “Gel benimle” diyerek muhatabını bir yolculuğa çıkartır. Bilenin işi bilgiyi olduğu gibi aktarmak iken arifin işi aynı zamanda irşadı da kapsadığından bilgiyi muhatabının sindirebileceği şekilde vermektir.
Bilgi sahipleri çoğu zaman ariflere itiraz ederler. Oysa arifler asla doğru bilgi sahiplerine itiraz etmezler. Bilgisini usulünce kesbetmiş, bir üstat yanında faydalı ilim almış sonra da bildikleriyle amel eden ve bilmediği konularda haddi aşmayan kişiler ise elbette sadece bilgililer kategorisinde sayılamaz. Çünkü onlardaki ilim zamanla irfana dönüşür. Biz bilgisi hayata aksetmeyen ve ilmi sadece zahirden ibaret tutan kişileri kastediyoruz.
Aslında aradaki fark asıl değil usül farkıdır. Bilgili kişi usulle fazla ilgilenmeden direkt aslı beyan ederken, vusulü kişiye bırakır. Ne yapılacağını bilen kullara nasıl yapılacağını belleten ariflerdir. Usulsüz vusul mümkün değildir ve bu usul boşluğunu da arifler doldururlar. Unutmamalıyız ki “Mesuliyetlerimiz ne?” sualinin cevabı, akabinde bize “Nasıl?” sorusunu sordurur, bu da usule tekabül eder, usul de bizi vusule götürür. Böylece ihtiyacımızın sadece hikmetli söz ya da bilgi olmadığını, asıl ilacımızın gönlümüze tesir eden bir irşad olduğunu anlarız.