Ayın Konusu
Şiarımız Adalet
Adalet bir şeyi yerli yerine koymak, herkesin hakkına riayet etmek, haklıya hakkını, haksıza cezasını vermektir. Hükümde hakka göre hüküm vermek, her daim hak ve hakikatten ayrılmamaktır.
Adalet ölçülü olmak, eşit davranmak, ifrat ve tefrit arasında orta yolu takip etmek, hak yol üzere dosdoğru olmaktır. Adalet doğru olmak, doğru davranmak ve doğruluktan ayrılmamak, zulümden uzak durmaktır. Adaletin zıddı ise zulümdür. Adalet ve zulmün aynı yerde olması mümkün değildir. Kısacası adalet herkesin hak ettiği muameleyi görmesini, eşitlik, dürüstlük ve hakkaniyet ilkelerine dayalı bir düzeni ifade eder. Zulüm ise bu düzenin bozulması veya ortadan kaldırılması anlamına gelir.
Adaletin önemi
İnsan için en değerli şey imandan sonra takvadır. Takvaya ermenin yolu da adaletten geçer. Adaletin ölçüsü ise hakkaniyettir. Yeryüzünün en seçkin varlıkları olan insanlar arasında adaletin işletilmesi vazgeçilmez bir ölçüdür. İnsan onurunu koruyan ve haklarını sağlayan temel unsur adalettir. Adalet mizandır, ölçüdür, dengedir, rahmettir, şefkattir. Adalet, devletleri ayakta tutan temel direktir. Yer ve gök adaletle ayakta durmaktadır.
Her mübarek cuma günü hatipler Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını bildiren hutbelerin sonunda adalet ve ihsan üzere bulunmamızı bildiren ayeti okurlar. Bu ilahi emir, elbet yalnız bir tebliğ ile kalmayacak, adalet ve ihsan mutlaka zuhura gelecektir. Bu kime nasip olur, hangi millet adalet ve ihsanı tatbike muvaffak olur, orasını ancak Cenab-ı Allah bilir. Bize düşen gücümüzün yettiğince adalet ve ihsan üzere olmaktır.
Adl, Cenab-ı Allah’ın ismi, adalet ise O’nun yüce sıfatlarından bir sıfattır. Allah Teâlâ’ya ve Resulü’ne iman etmiş her müslümandan da adaletli olması beklenir. Buna rağmen zulümle hareket ederse hüsrana uğrar. Zira zulüm, küfrün sıfatıdır. Bir kavmin dünyada bekası, adalet ve ihsan iledir. Tarihte bunun birçok örneği görülmüştür. Hz. Musa (a.s), “Ya Rabbi! Firavun ve kavmini helak et” diye niyaz ettiğinde Hak Teâlâ şöyle buyurdu:
“Ya Musa! Bu isteğin yerine gelmez. Zira Firavun milletine karşı adaletle hükmetmektedir. Adalet ise benim sıfatımdır. Adaletle hükmeden kâfir dahi olsa onu helak etmem.”
Daha sonra Firavun adaletten ayrıldı, zulme başladı ve helak oldu. Yani Firavun’un helaki zulmü nedeniyledir.
Adaletin esasları
Her şey gibi adaletin de birtakım esasları vardır ve adalet bunlarla tesis edilir. Hz. Ali (r.a) bu esasları şöyle sıralamıştır:
“Adalet dört şeyle meydana gelir ve ayakta kalır: derin anlayış, ilim, hilm (yumuşaklık ve sabır), hüküm yollarını bilmek.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 1/285, nr: 1388)
Rivayette belirtilen dört esasın başında gelen derin anlayış olayları ve durumları tüm yönleriyle kavrayabilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Adaletin sağlanması için sorunların kökenine inilerek adil bir karar verilmesi gerekmektedir.
İkinci olarak ilim, adalet için gereklidir. İlim, doğru ve güvenilir bilgiye dayalı olarak adaletin sağlanması için gerekli olan en doğru kararların alınmasını sağlar. Adaletin sağlanması için kişilerin bilgiye dayalı olarak hareket etmeleri gerekmektedir.
Üçüncü olarak, hilm yani yumuşaklık ve sabır adalet için gereklidir. Adaletin sağlanması sürecinde, sabırlı olmak ve karşılaşılan zorluklara hoşgörü ile yaklaşmak önemlidir. Bu şekilde adil bir ortamın korunması sağlanabilir.
Son olarak, hüküm yollarını yani hukuk kurallarını ve adaletin nasıl sağlanacağını bilmek, adaletin temel unsurlarından biridir. Hüküm yollarını bilmek, adil kararların alınmasına ve adaletin sağlanmasına yardımcı olur.
“Ey Ömer! Sen adilsin, onun için bütün korkulardan eminsin.”
Ailede adalet
İslam aile kurumuna büyük önem vermiştir. Unutmamak gerekir ki aileyi kurmak kadar onu korumak da önemlidir. Bu da ancak adaletle mümkün olabilir. Hak Teâlâ bu hakikate işaret ederek mealen şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 90)
Aileyi korumak, güzel bir geçim sağlamak için dinimizin üzerinde durduğu, ihmal edilmemesi gereken birçok değer vardır. Ama ana temeller adalet ve ihsandır. Ailede kadın ve erkeğin rol ve görevleri ihtiyaca veya örfe göre değişiklik gösterebilir. Allah Teâlâ, hiçbir gerekçeyle adaletten ayrılmaya izin vermemekte ve ayette mealen şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutun! Kendinizin, ananızın, babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde olsa bile, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler) ister zengin ister fakir olsun (fark etmez, siz dürüstçe şahitlik yapın ve asla adaletten ayrılmayın.) Çünkü (taraflar kim olursa olsun) Allah ikisine de sizden daha yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (adaletten ve doğru şahitlikten dilinizi) eğip büker, doğruyu söylemezseniz veya büsbütün (şahitlikten) yüz çevirirseniz, (biliniz ki) Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisâ, 135)
Ailesinde adaleti tesis eden, aile bireylerine karşı daima müşfik ve nazik, muhabbet ve merhamet dolu, sabırlı ve hoşgörülü olan iki cihan güneşi Hz. Peygamber (s.a.v), aile fertleri arasında her konuda adaleti gözetmiş, onlara sevgisini açıkça ifade etmekten çekinmemiş ve “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım” (İbn Mâce, Nikâh, 50) buyurarak bize örneklik etmiştir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) aile içinde adalete verdiği önemi şu olayda açıkça görürüz:
Amre bint Revâha, oğlu Numan için eşi Beşir’den (r.anhüm) bir miktar mal istedi. Sonra da Hz. Nebî’ye (s.a.v) götürüp şahit tutmasını talep etti. Bunun üzerine Beşir (r.a), henüz bir çocuk olan oğlu Numan’ın elinden tutarak Resulullah’ın (s.a.v) huzuruna geldi ve:
— Ya Resulallah! Bu çocuğun annesi Amre bint Revâha, ona yaptığım bağışa şahit olmanı istiyor, diyerek durumu arz etti. Hz. Peygamber (s.a.v):
— Başka çocuğun var mı, diye sordu. Beşir (r.a) “Evet, var” cevabını verdi. Allah Resûlü (s.a.v):
— Peki, hepsine aynı miktarda mal verdin mi, diye sordu. Beşir (r.a):
— Hayır, ey Allah’ın Resulü, diye cevaplayınca Resulullah (s.a.v):
— O halde beni şahit tutma. Çünkü ben adaletsizliğe şahit olamam. İyilik yapmaları konusunda çocuklarının sana eşit davranmalarını istemez misin, buyurdu. Numan’ın babası Beşir (r.a):
— Elbette isterim ya Resulallah, dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v):
— O halde böyle yapma! Çocuklarınız arasında adaleti gözetin. Onların sana iyi davranmaları nasıl senin onlar üzerindeki hakkın ise aralarında adaletli davranman da onların senin üzerindeki haklarıdır, buyurdu. (İbn Mâce, Hibât, 1)
“Alimler bozulunca din ifsat olur. İdareciler bozulunca geçim bozulur. Sufiler bozulunca da ahlak gider. Ulemayı bozan hırstır. İdarecileri bozan adaletsizliktir. Sufileri bozan ise riyadır.” Hakîm et-Tirmizî kuddise sırruhu
Toplumsal hayatta adalet
Her insan toplumun diğer fertleriyle iletişim ve etkileşim içindedir. Bu etkileşim süreci, ona birtakım sorumluluklar yüklemektedir. Hiç şüphesiz ölçülü ve dengeli bir etkileşimin temeli adalettir. Zira adalet, insanların haklarını koruyan ve toplumsal dengeyi sağlayan bir ilkedir. Adaletin tesis edilmesiyle toplumda huzur ve güven artar. İslam’da adalet, yaş, cinsiyet, ırk ve inanç farkı gözetmeyen bir genişliğe sahiptir. Bütün peygamberler insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde huzur ve güven içinde olmalarını gözetmişler ve adaletin tüm keskinliğiyle uygulanmasını tavsiye etmişlerdir. Şu ayet bu gerçeği açıklamaktadır:
“Andolsun, biz resullerimizi apaçık delil ve mucizelerle gönderdik. Onlarla beraber kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki insanlar (hükümlerimize uyarak) adaleti ayakta tutsunlar…” (Hadîd, 25)
Hayatın adalet üzere devam etmesi ancak Allah Teâlâ’nın koyduğu prensiplerin tatbikiyle mümkündür. Bu yüzden insani ilişkilerin temel esaslarını belirleyen ayette Allah Teâlâ, adalet ve ihsan kavramlarını birlikte zikretmekte ve adeta bu iki kavramı ferdî ve içtimai düzenin temel esasları olarak emretmektedir. Bu hususta Resulullah’ın (s.a.v) şu müjdesi çok önemlidir: “Adil bir imamın bir saatlik adaleti, başkasının altmış sene ibadet etmesinden daha hayırlıdır.” (Ebû Nuaym, Faziletü'l-âdilîn, s. 16)
Hz. Ali’nin (r.a) rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kim insanlara idareci olur da onlara zulmetmezse, konuştuğunda yalan söylemezse, bir şey vaat ettiği zaman sözünden dönmezse, o kimse güzel ahlakını kemale erdirmiş, adaletini ortaya koymuştur. Onunla kardeş olmak/onu Allah için sevmek vacip, onun gıybetini yapmak haramdır.” (Ebû Talib Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 4/346)
“Kabul edileceğini bildiğim bir duam olsaydı, sultana dua ederdim.” Fudayl b. İyaz kuddise sırruhu
Abbâsî halifelerinden Hârûnürreşîd, bir gün Behlûl-i Dânâ (k.s) hazretlerinin yanına giderek kendisine nasihatte bulunmasını istirham etti. Behlûl, halifeye:
— Ey müminlerin emîri! Göklerde en çok bulunan nesne nedir? Yeryüzünde en fazla bulunan şey nedir, diye sordu.
Halife, hiç düşünmeden cevap verdi:
— Göklerde en çok bulunan; melekler, yıldız ve havadır. Yeryüzünde en fazla bulunanlar ise insanlar ve hayvanlardır. Yerin altında en çok bulunan da ölülerdir.
Behlûl, acı acı gülerek:
— Ey emir! Bilemedin. Soruma doğru cevap veremedin, dedi ve ekledi:
— Göklerde en çok bulunan adil hükümdarların adaletle hükmetmelerinden hasıl olan sevaptır. Onun için insanlar arasında adaletle hükmet ki, sen de bu sevaba nail olabilesin. Allah Resulü’nün, “İdarecinin adaletle hükmettiği bir saat, altmış yıl (nafile) ibadetten daha hayırlıdır” buyurduğunu duymadın mı?
Padişahınız nerede?
Rum Kayseri, Hz. Ömer’in (r.a) halini görmesi ve onun yaptıklarını araştırması için bir elçi gönderdi. Elçi Medine’ye girince halka “Padişahınız nerededir?” diye sordu. Halk, “Bizim padişahımız yoktur, emîrimiz vardır; fakat şimdi Medine’nin dışındadır” dedi.
Elçi, Hz. Ömer’i (r.a) aramaya çıktı; onu, güneşin altında, sıcak kumların üzerinde, kamçısını yastık yaparak başının altına koymuş, başından akan terler kumları ıslatır bir halde buldu. Onu bu halde görür görmez kalbine bir titreme girdi ve “Yeryüzündeki bütün padişahların kendisinden korktuğu biri nasıl böyle tek başına olabilir?” dedi ve Hz. Ömer’e (r.a) şöyle seslendi:
“Ey Ömer! Sen adilsin, onun için bütün korkulardan eminsin. Bu sebeple rahat rahat uyuyabiliyorsun. Bizim padişahlarımız ise zulmediyorlar. Onlar devamlı korku içerisindedirler. Ben şehadet ederim ki, sizin dininiz haktır. Şayet elçi olarak gönderilmeseydim elbette müslüman olurdum. Fakat ileride geri döneceğim ve müslüman olacağım.”
Ariflerin adalete verdiği önem
Ariflere göre kişi ne kadar adaletli olursa, o kadar faziletli kabul edilir. Çünkü bu nitelik, insanın karakterini ve davranışlarını şekillendirir, toplum içinde sükûnet, düzen ve iyilik için önemli bir rol oynar. Dolayısıyla tasavvuf ehlin nazarında adaletin önemi büyüktür ve bu niteliklere sahip olmak, sufinin manevi gelişimi için önem arz etmektedir.
Fudayl b. İyaz (k.s) “Eğer kabul edileceğini bildiğim bir duam olsaydı, sultana dua ederdim, demiştir. İmam Ahmed b. Hanbel’in (rah.) de bu sözü şöyle izah ettiği nakledilir: “Sultanın (adalet ve ihsanla) iyi olması memleketlerin ve kulların salah bulması demektir. Onun bozuk olması ise bu ikisinin bozuk olması anlamına gelir.”
Büyük arif Hücvîrî’ye (k.s) göre adalet her şeyi yerli yerine koymak ve herkese hak ettiği payı vermektir.
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (k.s) Nahl suresi 90. ayette geçen adaleti, Rasulullah’a (s.a.v) ve onun sünnetine ittiba etmek olarak tanımlamıştır. Ona göre Hak Teâlâ, peygamberler aracılığıyla adaleti emretmiştir. Adalet, inanç ve yaşayışta doğruluğu, dengeyi ve ölçülü olmayı gerektirir. Ayrıca adalet, Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetine uygun yaşamak ve onun gösterdiği örnekleri takip etmekle mümkündür.
Büyük arif Hakîm et-Tirmizî (k.s) hazretleri insanları ulema, ümera ve fukara şeklinde üçlü tasnife tabi tutmuştur. Ona göre ulemadan kasıt alimler, ümeradan kasıt idareciler, fukaradan kasıt ise sufilerdir. Alimler bozulunca din ifsat olur. İdareciler bozulunca geçim bozulur. Sufiler bozulunca da ahlak gider. Ulemayı bozan hırstır. Ümerayı bozan adaletsizliktir. Sufileri bozan ise riyadır.