İslam Tarihi
Şeyh Mehmed Zahid Kotku Kuddise Sırruhu
> Mehmed Zahid Kotku Efendi ilk görüşte insanda muhabbet ve ihtiram hislerini uyandıran bir hale sahipti. Koyu kestane renkli, dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin manalı gözleri vardı.
>
> *“Nakşibendî dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa / İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”*
Ahmed Gümüşhanevî kuddise sırruhu
>
Mehmed Zahid Kotku (k.s) hazretleri hicri 1315/ miladi 1897 senesinde Bursa’da doğmuştur. Soyadı “mütevazı” manasına gelir. Anne ve babası Kafkasya’dan göç etmiştir. Dedesi Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki bu güzel belde bir dağ eteğinde hâlâ Azeri Türkçesi konuşulan bir yerdir. Annesi Sabire Hanım’ı üç yaşında kaybederek öksüzler kervanına katılan Mehmed Zahid Efendi’nin babası İbrahim Efendi seyyiddir. Babası Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamzabey Medresesinde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmıştır.
Gittiği yere bereket yağardı
Mehmed Zahid Kotku Efendi ilk görüşte insanda muhabbet ve ihtiram hislerini uyandıran bir hale sahipti. Koyu kestane renkli, dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin manalı gözleri vardı.
Hafızası çok kuvvetli, konuşması tatlı ve safiyane idi. Çok kere halk telaffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesin bildiği bir şeyi bile sanki ilk kez duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, manalı ve nükteli cevaplar verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri celalli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, celadetle ve irticalen konuşurdu. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Gittiği yere bereket yağar, en ücra en kıt yerler o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler tevafuklara, tecellilere, maddi ve manevi hallere ve ikramlara şaşar, hayrete düşerdi.
İntisabı
Mehmed Zahid Efendi 16 Temmuz 1920 tarihinde Gümüşhaneli dergâhında Dağıstanlı Ömer Ziyaeddin Efendi’ye intisap etti. 18 Kasım 1921’de mürşidinin vefatı üzerine Gümüşhaneli dergâhı postnişini olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında manevi ikmaline devam etti. Belirli aralıklarla halvetlere girdi. Yirmi yedi yaşında iken tarikat hilafetnamesini aldı. Bayezid, Fatih, Ayasofya cami ve medreselerinde dersler verdi. Mehmed Zahid Efendi tekkelerin kapatılmasının ardından doğduğu yer olan Bursa’ya döndü. Orada evlendi.
İstanbul’a dönüş
1929’da vefat eden babasının yerine Bursa Ovası’ndaki İzvat Köyü’nde on beş sene kadar imamlık yaptıktan sonra, 1945’te Bursa’da bulunan Üftade Camii imam-hatipliğine tayin edildi. 1952 yılına kadar burada bulundu.
2 Kasım 1952’de Kazanlı Abdülaziz Efendi vefat etti. Bunun üzerine onun manevi vazifesini devralarak Aralık 1952’de İstanbul’a geldi. Fatih’te Ümmü Gülsüm Mescidi’nde imamlığa başladı. Daha sonra İskender Paşa Camii’nde görev aldı. Ortaköy Yahya Efendi Camii’nde postnişinlik yapan Şeyh Abdülhay Öztoprak hazretlerinin vefat etmesi üzerine oradaki ihvan Zahid Efendi hazretlerinin Yahya Efendi Camii’ne tayinini istedi. Zahid Efendi hazretleri de Yahya Efendi hazretlerine olan muhabbetinden bu teklifi kabul etmeyi arzuladıysa da İskender Paşa’daki cemaatin yoğun ve ısrarlı talepleri üzerine İskender Paşa’daki vazifesine devam etti.
İrşad ocağı
Gümüşhanevî hazretlerinin, “Nakşibendî dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa / İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!” yazılı olan nice sultanın, hulefanın, vüzeranın manevi tedrisatta bulunduğu “Gümüşhaneli Dergâh-ı Şerifi” diye meşhur olan o kıymetli tekke, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra irşad faaliyetlerinin kesintiye uğramaması için cami statüsünde 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanılmıştır. Onun irşad ocağında eli kalemli, din ve dünya işlerinde mahir nice salikler yetişmiştir. Allah Teâlâ cümlesinden razı olsun. Bizleri de razı olduğu kullarının yolundan ayırmasın. Âmin.
Dünyada da ahirette de faydası olan ilim
Mehmed Zahid Efendi hazretleri bir defasında şöyle sohbet etmiştir: “Buyuruldu ki ‘Ne mutlu o kimselere! Alim ve müteallim. Okutanla okuyan. Bunlar sevapta ortaktırlar.’
Yani okutan çok alsın da dinleyen, okuyan, öğrenen az alsın, yok. Okutan ne alıyorsa dinleyen de öğrenmek isteyen de aynı sevabı alıyor: Hayırda, sevapta ortaktırlar. Ama bak şimdi: İnsanlar iki şeyden bereket bulur; ya alimdir, öğrenmiştir veya öğrenmeye gayret eder. Rivayet devam ediyor: ‘Bu ikisinin dışında kalan insanlarda hayır yoktur.’ Yani insanlar mutlaka öğrenme ve öğretme sınıflarından birinin içine girmek mecburiyetindedir; doksan yaşında da olsan, yüz yaşında da olsan. Burada tabii alim ile müteallim denilince genel olarak bütün ilimler kastedilmiyor. Bütün ilimleri insanların bir anda kavramasına imkân yoktur. Herkesin bilgileri çeşit çeşittir. Herkes kendi sınıfının bilgisini ancak öğrenir. Fakat buradaki ilimden murat, din ilmidir. İlm-i şeridir, Cenab-ı Allah’ı bilme ilmidir. Allah Teâlâ’yı bilebildin mi alimsin.
Diğer ilimler? Onlara da ihtiyacımız vardır ama onlar dünyaya aittir, onları öğrendiğin müddetçe dünyada rahat edersin. Ahirete hiçbir faydası olmaz. Halbuki bu bizim murat edilen ilmin dünyada da faydası olacak ahirette de. Sen o ilmi öğren.”