Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Sevgilinin Sevdiği De Sevgilidir

Sadece zahiren seni bilmesi yetmez, manen de bir merhaban olmalı. Tek kanatla kuş uçmaz.

Kavacık’ta bir öğle vakti. Buyurdular: “Bir Allah dostu hasta olmuş, beti benzi sararmış, çok zayıflamış. Onun bu halini görünce sofileri çok üzülmüşler. ‘Efendim bir doktora gözükseniz’ diye ricacı olmuşlar. İstememiş nedense. Sofiler çok yalvar yakar olmuşlar, kırmamış onları, bir tahlil vermeye razı olmuş. O zaman çok maharetli bir doktor varmış. Tahlili ona götürmüşler. Doktor tahlili incelemiş, şaşırmış. Demek ki bu işlerden nasibi olan birisi. ‘Benim yapabileceğim bir şey yok demiş, zira bu zatın hastalığı doktorundandır!’”

Bu kıssayı anlattıktan sonra hisse babında buyurdular: “Allah devasız dert yaratmamıştır. Bütün dertlerin dermanı vardır. Diyorlar ki ama ölüme derman yok. Ölüm dert değil dermandır zaten. Yaşamak derdinin dermanıdır ölüm. Bir de Allah Teâlâ derdi var, o da dermandır. Bütün dertler dermanı bulununca iyileşir, Allah Teâlâ derdi arttıkça insana derman olur. Hastalığın doktordan olması bu demek. İnsan böyle bir derde düşerse o derdi kaybetmemek için uğraşmalı, artırmaya gayret etmeli. Derman olana kadar büyütmeli derdini. O zaman iyileşir, şifa bulur.”

Teberrük olması niyazı ile bir hatıra ile başladım yazıya. Zira “Büyüklerin sözleri sözlerin büyüğüdür” denmiş. Onların sözleri dudaktan çıkmadığı için kalplere şifa oluyor. Nasip meselesidir bu işler. Bazen dinleyen anlamaz da duyan anlayıverir. Sözün de canı var, sözün de kaderi var.

Bu kıssayı dinlerken derdim ne idi, ne için anlatıldı hatırlayamıyorum. Ama bu köşenin okurlarıyla bizim müşterek bir derdimiz var: Ne yapıp da gönle gireceğiz? Oradan devam edelim.

İnsan, gönlüne girmek istediği zata kendisini tanıtmalı evvela. Tanıtmak iki türlü olur; zahiren ve manen. Şöyle buyurmuşlardı: “Sadatlar da aşçılar gibidir. Hani bir aşçı yemeğin güzel tarafını, etlisini, yağlısını sevdiklerine verir. Sonra gelenlere de kepçeye ne geldiyse onu verir ya, bu işler de aynı böyledir.”

Zahiren kendini tanıtmak için gönle girenlerin gönlüne girmeye gayret etmeli. Zira sevgilinin sevdiği de sevgilidir. Tanıyıp sevdiği birinin yanında gördükleri kimseye muhabbet nazarıyla bakarlar. Sevdiğinin kalbine gireni sevilmeye namzet bulurlar. Biliyorsun ki birini seviyor, onu sen de sev. O da seni sevsin diye de uğraş, dert et. Zahiren kendini tanıtmak böyle böyle olur. Sen üstüne düşeni yap, gerisi nasiptir.

Sadece zahiren seni bilmesi yetmez, manen de bir merhaban olmalı. Tek kanatla kuş uçmaz. Hatm-i hâcegân halkaları tanışma meclisleridir. O meclislerde isimleri okunan zatlar, hatmeye istikrarla devam edenlere sadece hediyeler vermekle kalmaz aynı zamanda aşina olurlar, tanırlar onları. Akşam namazından sonra âdet yerini bulsun diye değil; hakkını vermeye çalışarak gözlerini yumup kalbi kalbe rapteden kişi gün içinde ikinci kez sevgiliyle karşılaşmış olur. Seher vakti örtüyü üzerine, tespihi eline alıp Fatihaların hediye edilme anı var ya, işte o aynı gün içinde üçüncü kez karşılaşmak demek. İnsan her gün üç defa karşılaştığı kişiyi tanımaz olur mu?

Gün içinde rabıtalı geçen vakitlerden tutun da yemeklerden önce okunup ruhlarına hediye edilen bir Fatiha, üç İhlas'a kadar her bir şey tanışıklığı arttırmanın birer vesilesidir. Tabii kalbinde buna dair bir gündemi olana, derdi olana, ille derdi olana…

İnsan, gönlüne girmek istediği zata kendisini tanıtmalı evvela. Tanıtmak iki türlü olur; zahiren ve manen.