Hasbihal
Şemseddin Bektaşoğlu: Sürgün Zamanında Dahi İrşad Durmadı
Sürgün zamanında dahi irşad durmadı. Onlar durdu zannediyor ama durmadı. Cenab-ı Allah’ın işi durur mu? Durmaz. Allah’ın rahmetinin önüne set çekebilir misin? Mümkün değil.
~Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
~1955 senesinde Giresun vilayetinin Tirebolu kazasının Çeğel köyünde dünyaya geldim. Ortaokul ve liseyi Tirebolu’da bitirdim. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldim. İktisat Fakültesini bitirdim. Sonra da Boğaziçi Üniversitesinde işletme alanında yüksek lisans yaptım. 1979 senesinin yaz tatiliydi. İşittim ki bir Allah dostu var Menzil’de. Sarhoşlar geliyormuş, tövbe edip içkiyi bırakıyorlarmış. Bir İslam aliminin böyle bir hayra vesile olmasından iftihar ettim. Ben bu zatı ziyaret ederim inşallah, dedim. Okul kapandığında memlekete gitmeden Menzil’e geldim. Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretlerini gördüm ve intisap ettim, hamdolsun.
~Mürşidinizi ilk görüşünüzü ve köydeki diğer gözlemlerinizi anlatır mısınız?
~Onu ilk gördüğümde çok şaşırdım. O güne kadar öyle bir alim, öyle bir veli, öyle bir insan görmemiştim. Sarı cübbesi ve nurani çehresiyle çok heybetliydi.
Sakin bir edayla akşam namazına yazlık camiye geldi. O zaman cami de yok, avluda dut ağaçları var, yaz mevsimiydi. 17 Temmuz’da gitmiştim. Orada akşam namazı kıldırmaya geldi, mihraba geçti. Ezan okundu, kamet getirildi. Davudi bir sesle namaz kıldırdı. Akşam namazının farzını kıldıktan sonra tesbihata geçildi. Bizim buralarda sünneti de kılıp öyle tesbihat yapıyorduk. Orada farklı oldu. Biz bir Ayetü’l-kürsi okuyup tesbihata geçiyorduk. Orada Fatiha okundu, Ayetü’l-kürsi, Şehidallah, İhlas, Felak, Nas sureleri okundu sonra yavaş yavaş tesbihat yapıldı. Ondan sonra duaya geçildi. Çok uzun dua etti. Sonra kelime-i tevhid, sonra salavat-ı şerife okundu. Bunları ilk defa duydum. En sonunda estağfirullah dendi. Sonra öğrendik ki yirmi beş estağfirullah çekiliyormuş namazdan sonra.
Tesbihattan sonra mübarek kalktı iki rekât sünnet kıldı. Biz de kıldık. Sonra iki rekâtlık bir namaz daha kılındı. Evvâbin namazı imiş, sonra öğrendik. Biz de kıldık iki rekât. Namaz bitince herkes sağ tarafına oturdu, başını eğdi, gözünü kapattı. Çıt yok kimsede. Meğer rabıta yapıyorlarmış.
Briketten duvar var arkada, gittim oraya yaslandım. Yani rabıtayı bilmiyoruz. Gözüm açık. Millet ne yapıyor ona bakıyorum. En önde Seyda (k.s) hazretleri rahmetli. Allah Teâlâ şefaatine nail eylesin. Ahirette de beraber eylesin.
Sonra mübarek döndü. O da murakabesini yaptıktan sonra yüzünü cemaate çevirdi. Önünde on beş yirmi kişilik bir tek sıra kuyruk oldu. Gidiyor insanlar elini tutuyor. Seyda hazretleri söylüyor onlar da tekrar ediyor: “Ya Rabbi, ben pişmanım. Bütün yapmış olduğum günahlardan. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha ben yapmayacağım. Ben kabul ettim… ”
Gelirken kot pantolonla gelmiştik. Giderken şalvarlarımızı aldık. Başımıza takkeyi koyduk, misvağımızı aldık. Vird örtümüz, tespihimizle değişik bir şekilde geri döndük.
Bunlar da bitti, kimse kalmadı. Ben gene seyrediyorum arkada böyle bir tutuldum yani. Bakıyorum, görüyorum ama iradem bende değil. Kalktım, bunların yaptığından ben de yapayım, dedim. Sıra gelince biz de elini tuttuk. Onun dediklerini tekrar ettik.
Talimatı anlattılar, dinledik. Gece o talimatı yerine getirdik. Orada sabahladık. Sabah namazında hemen Seyda hazretlerinin yakınına gittim.
Çamurdan yapılmış bir iki dükkân vardı o zaman. Sabah çorba ve üç tane ekmek veriyorlar, onları yedik. O zaman lokanta falan hiçbir şey yok orada. O bakkallardan bir bisküvi alıp çaya katık yapabiliyorsun. Bir de ikindiden sonra çorba veriyorlar. Üç ekmek ve çorba, gıdamız o.
Öğlen oldu. Hemen vardık mescide. Namaz bitti, ben uzaklaşamıyorum yanından. O zaman klima da yok. Çok sıcak. Temmuz ayı, mübareği yelpazeliyorlar. Hemen gittim, yelpazeyi kaptım. Doyamıyorum yani öyle bakıyorum doyamıyorum kendisine. Öyle bir muhabbet doldu içime. Sanki yıllardır oradayım.
İkindiden sonra hatmeye girdik, hatmeyi tarif ettiler bize. Bir de örtüyü aldık, tespihleri aldık, öğrendik, hepsine başladık. Sohbetler kitabını aldım. Hızlıca okuyup istifade ettim.
Üçüncü gün ikindi namazına yakın tarlada biraz hizmet oldu. Benim içimde bir infilak yaşandı. Gökyüzünden sanki tencereyle yağmur boşalıyor. Niçin ağlıyorum, onu da bilmiyorum. Ama yani o ağlamada öyle bir lezzet var ki geçmişe ağlıyoruz, kendimize ağlıyoruz. O dönem sokaklarda sabah akşam kavga ediyorduk. Yani işte öyle vur kırla vatan millet kurtarıyorduk güya. Gözyaşı da varmış meğer. Muhabbet de varmış meğer. Allah için birini sevmek de varmış.
Vur kırla vatan millet kurtarıyorduk güya. Gözyaşı da varmış meğer. Muhabbet de varmış meğer. Allah için birini sevmek de varmış.
Dört gün geçirdik orada. Dördüncü gün bizim Tirebolu’dan bir minibüs geldi. Tabii geri dönmemiz lazım. Onlara demiştim beni de alırsınız diye. Yer yok ama sıkıştırırız bir yere seni, dediler.
Yola çıktık. Asfalta çıktığımızı yani uzaklaştığımızı anlayınca hani adamın ciğeri sökülür ya öyle bir acı hissettim. Yani benim ciğerimin yarısı bende, yarısı geride kaldı gibi oldu.
~Hocam bu bahsettiğiniz sadece orada yaşanan güzellikler mi yoksa ondan sonra hayatınızda da değişim oldu mu?
~Gelirken kot pantolonla gelmiştik. Giderken şalvarlarımızı aldık. Başımıza takkeyi koyduk, misvağımızı aldık. Vird örtümüz, tespihimizle değişik bir şekilde geri döndük. Çok büyük zaruret olmadıktan sonra abdestsiz dolaşamıyoruz artık. Meleke haline geldi. Namazları çok hızlı kılıyordum. O da değişti. Bir de ağzımızı tutmasını öğrendik. Yani kimse hakkında gıybet etmeme alışkanlığını elde ettik. Mesela dışarıda yiyeceğimiz bir yemek acaba besmeleyle mi pişirildi, zulmet var mı? Böyle her şeyimizde titiz olduk.
~Bu bahsettiğiniz değişimler çevrenizde nasıl görüldü?
~Tabii aile de bizdeki değişikliği fark etti. Gavs (k.s) hazretlerinin Sohbetler kitabını okudum ya. Oradan sohbet etmeye başladım. Allah Teâlâ’ya hamd olsun, ailemiz de sadatı tanıyıp intisap etti.
Babam tüccardı, ailemizin tezgâhı vardı. Ben de zaten o sebeple iktisat okudum. Ayrıca o günkü münakaşaların, mücadelelerin temelinde iktisat vardı. İktisadın önemli olduğuna karar verdim. Yani kapitalizm olsun, sosyalizm olsun bütün ideolojik hareketlerin çıkış noktasında iktisat vardı. İkincisi de ailem tüccar bir aile olduğu için tezgâhımızı büyütürüz diye düşündüm ama nasibimiz özel sektördeymiş.
~O dönemde dergâhlar yoktu henüz, değil mi?
~Doğru. Mehmet Yarbay, Fikret Albay gibi abilerimiz camilerde sohbet ediyorlardı, hatme yapılıyordu, bir dergâh yoktu. İstanbul’da ilk dergâh Çağlayan’da açıldı. Ben de Çağlayan’a taşındım, dergâh orada diye orada bulunduk. Hizmetler de başladı. Hizmetlerimize devam ettik fakat Seyda hazretlerini 12 Eylül idaresi Gökçeada’ya sürgün etti ailesiyle birlikte.
Şok olduk. Yani bu mübarek senin sarhoşunu düzeltiyor, berduşunu yola getiriyor. Namaz kılmayanı namaza başlatıyor. Güzel ahlakı, İslam ahlakını öğretiyor. Ne istediler bu zattan şaşırdık. Dünya başımıza yıkıldı. Yani onsuz nefes alamaz hale gelmiştik. Bu sefer yapacak bir şey yok. Çünkü yapan devlet neticede. Öyle bir terbiye almışız. Sabrettik hep beraber.
~Gökçeada günlerinde neler oldu?
~Gökçeada’ya gitmek yasaktı ama gittik. Seyda (k.s) hazretlerinin bazı hizmetlerini görme imkânı bulduk Çağlayan ekibi ile. Nasıl görüşüyorduk biliyor musun Mikail?
Vapurdan inince vapuru hemen kontrole alıyorlardı. Biz de otelde kalıyorduk. Seyda hazretleri her gün karakola gider, imza atardı ben buradayım diye. Tabii sarığını da çıkarmış. Başında bu yünlü hacı takkelerinden vardı, sırtında paltosuyla. Orada bir terzi vardı. Terziye sipariş vermiş gibi gelirdi. Bir tanemiz de uzaktan gelirdik terzide işimiz var gibi. O mübarek elini bile ziyaret edemiyoruz. O sırada ne konuşabilirsek…
Beş tane ev açmayı düşündük. “Ne yapacaksınız o evlerde?” dedi Seyda hazretleri. “Kurban, gençler cemaatle namaz kılacak” dedim, “Hatme yapacaklar, zikirlerini çekecekler. Dışarıda uğradıkları zararları bu ibadetlerle telafi edecekler. Sofilik yapacaklar, inşallah” dedim. “Tamam” dedi.
Evin kapısına da çıkardı, hava almak için. Evladından biri sokağın başında dururdu. Gelen giden var mı gözetlerdi. Kimse yoksa bize işaret ederdi. Biz yürüyerek geçerken Seyda (k.s) hazretlerinin huzurundan, üç beş adımda ne konuşursak… Veya kimse yoksa biraz beklerdik, terzide de öyleydi. Bakan eden yoksa biraz konuşurduk. Orada bu ziyaretlerimizde talebe hizmetlerinin başlatılması müsaadesini aldık kendisinden. Bu kapının eğitim hizmetleri Gökçeada’da Seyda Muhammed Raşid (k.s) hazretlerinin emriyle başlamıştır. Müsaade istemek bize nasip oldu.
O zaman onun müsaadesiyle dört kişi Fatih’te Anadolu İlim ve Kültür Vakfını kurduk. Bu kapıda ilk vakıf odur. Şimdi Samsun’da o vakıf. Vakıf hizmetlerinin ilk adımı da böyle Seyda (k.s) hazretlerinin müsaadesiyle başlamış oldu.
Ondan sonra beş tane ev açmayı düşündük. “Ne yapacaksınız o evlerde?” dedi Seyda hazretleri. “Kurban, gençler cemaatle namaz kılacak” dedim, “Hatme yapacaklar, zikirlerini çekecekler. Dışarıda uğradıkları zararları bu ibadetlerle telafi edecekler. Sofilik yapacaklar, inşallah ahlaklarını muhafaza edecekler” dedim. “Tamam” dedi. “Beş tane açmak istiyoruz” dedim. “İki tane açın şimdi” dedi. Hatırlıyorum. Birini Fatih’te açtık, birini de Bağlarbaşı’nda. Böylece ilk talebe evlerini başlattık. Vakıf hizmetlerini başlattık. O sürgün zamanında dahi irşad durmadı. Onlar durdu zannediyor ama durmadı. Cenab-ı Allah’ın işi durur mu? Durmaz. Allah’ın rahmetinin önüne set çekebilir misin? Mümkün değil.
(devam edecek)