Saadet Günleri
Saadet Günleri
Allah Teâlâ’nın insanları bilgilendirmek, kendilerini bekleyen tehlikelere karşı uyarmak ve istikamet üzere yaşayanları sonsuz saadetli hayatla müjdelemek üzere kabilelere, milletlere, farklı coğrafyalara gönderdiği peygamberlerle topluluklar tekâmül noktasına ulaşınca Âlemlerin Rabbi, son kez, son Resulünü (s.a.v) cinlerin ve insanların tamamını muhatap alacak şekilde göndermişti.
Mekke-i Mükerreme’ye doğan rahmet güneşi
Allah Teâlâ’nın insanları bilgilendirmek, kendilerini bekleyen tehlikelere karşı uyarmak ve istikamet üzere yaşayanları sonsuz saadetli hayatla müjdelemek üzere kabilelere, milletlere, farklı coğrafyalara gönderdiği peygamberlerle topluluklar tekâmül noktasına ulaşınca Âlemlerin Rabbi, son kez, son Resulünü (s.a.v) cinlerin ve insanların tamamını muhatap alacak şekilde göndermişti.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) ilk dairede karşılaştığı kavim ve kabilelerin, daha doğrusu insanlığın o günkü ufkunu anlamak için şairin şu dizeleri yeterli olacaktır:
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.”
Kâinatın yeniden hayat bulduğu gecenin kapısını çalan fecrin hemen öncesi, karanlığın ve soğuğun en koyu olduğu andı ve işte bu anda ışığıyla âlemleri kuşatacak, aydınlatacak ve ısıtacak olan Rahmet Güneşi (s.a.v), Mekke-i Mükerreme’ye doğdu.
Müşriklerin bitmeyen inkarı
Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) davetine icabet edenler oldu, etmeyenler oldu ve en önemlisi düşmanlık edenler, insanlar bu davete kayıtsız kalsın diye var gücüyle karşı çıkanlar oldu. Vahye karşı argümanları zayıftı. Bundan dolayı şanlı Nebi’nin (s.a.v) sihir yaptığını, insanların bu yüzden etkilendiklerini ileri sürdüler. Bu savunmaları etkili olmayınca, kendilerince Efendimiz’i (s.a.v) zorlayacak taleplerde bulunmaya başladılar.
Ondan “mucize” göstermesini istediler. Bu istekleri, hakikati arayan bir insanın isteği değildi. Sırf itiraz etmek için yapılan bir istekti. Allah Teâlâ müşriklerin bu isteklerini, yine merhametinden yerine getirmedi. Çünkü önceki kavimler istedikleri mucizeler gerçekleşmesine rağmen inanmayıp helak olmuşlardı. Bir kavim mucize isteyerek kendi helak sebebini inşa etmiş oluyordu. Oysa bu ümmet küçük bir kavim, kabile veya millet değildi. İnsanlığın tamamının oluşturduğu son ümmetti ve onlara tanınmış ilahi bir süre vardı.
Ondan “mucize” göstermesini istediler. Bu istekleri, hakikati arayan bir insanın isteği değildi. Şöyle bir istekte bulundular: “Rabbine dua et, şu Safa tepesini altın yapsın. Mekke’nin etrafındaki dağları uzaklaştırıp yaşama alanlarımızı genişletsin, böylece ekilebilir arazilerimiz çoğalsın.”
Azgınlık içinde bocalayanlar
Müşriklerin mucize istekleriyle ilgili muhtelif ayet-i kerimeler vahyedilmişti. Onlardan birkaçı mealen şöyledir:
“Eğer kendilerine bir mucize gelirse, ona kesinlikle inanacaklarına dair olanca güçleriyle Allah’a yemin ettiler. De ki: ‘Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.’ Hem bilir misiniz; o mucize gelmiş olsa da onlar yine de inanmazlar. Gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. İlkin ona inanmadıkları gibi bırakırız onları. Azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar. Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine de inanmazlardı. Fakat çokları bilmezler.” (En‘âm, 109-111)
İman, görünmeyeni tasdiktir
Gül kokulu Nebi’nin (s.a.v) amcasının oğlu olan İbn Abbas’ın (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’den (s.a.v) şöyle bir istekte bulundular: “Rabbine dua et, şu Safa tepesini altın yapsın. Mekke’nin etrafındaki dağları uzaklaştırıp yaşama alanlarımızı genişletsin, böylece ekilebilir arazilerimiz çoğalsın.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise: “Hayır bu taleplerinizin geciktirilmesini dilerim.” (Nesâî, Tefsir, 17) deyince Allah Teâlâ şu ayet-i kerimeyi vahyetti:
“Bizi ayetler göndermekten (mucize göstermekten) alıkoyan şey, önceki kavimlerin yalanlamış olmasıdır. Semûd’a açık bir mucize olarak dişi deveyi verdik. Bu mucize onların zulmetmelerine neden oldu. Biz o ayetleri (mucizeleri) yalnız korkutmak için göndeririz.” (İsrâ, 59)
Evet, Resulullah Efendimiz’e (s.a.v) kadar binlerce yıl boyunca yine binlerce elçi gelmiş, mucizeler istenmiş, zulümler, inkârlar artmıştı. Kavim, kabile ve milletler helak olmuştu. Zaman saati defalarca sıfırlanmış ama sonunda insanlık, geçmiş çizgisinde yapılan hataların ve sonuçlarının bilgisiyle tekâmülünü tamamlamıştı. Son Peygamber’in (s.a.v) ümmeti şu hakikate vâkıftı artık: İman, görünmeyeni tasdik etmektir.
Ölüm anında hakikat perdeleri açıldığı zaman iman etmenin kimseye faydası olmayacaktır.