Saadet Günleri
Saadet Günleri
Âlemlere rahmet olarak gönderilen, nebilerin ve resullerin sonuncusu, tüm insanlığın rehberi ve peygamberi olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimiz, kendisine tevdi edilen vazifeyi eda ederken elbette ilk muhatabı kavmi olmuştu.
Hakikate karşı mühürlü kalpler
Âlemlere rahmet olarak gönderilen, nebilerin ve resullerin sonuncusu, tüm insanlığın rehberi ve peygamberi olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimiz, kendisine tevdi edilen vazifeyi eda ederken elbette ilk muhatabı kavmi olmuştu. Bu yüzden ilk mukavemeti de kendi kavminin ileri gelenlerinden görmüştü. Bu mukavemetin açığa vurulanları kadar gizlenen de birçok sebebi vardı. Ama en önemli üç sebep, müşriklerin Ebû Tâlib’i yeğenini engellemesi hususunda uyarırken kullandıkları şu cümlede geçenlerdi: “Andolsun ki, artık bizler atalarımıza hakaret edilmesine, aklımızın yerilmesine, tanrılarımızın kötülenmesine sabretmeyeceğiz.”
Atalarının yanlış yolda olduğuna inanmak istememek, kibirleri yüzünden akıllarından daha üstün bir aklın olduğunu idrak etmemek ve gece gündüz ilah muamelesi yaptıkları varlıkların hiçbir kudreti olmayıp kendilerine bile yararlarının dokunmadığını kabullenememek…
Bu üç gerçek sadece onları müşrik yapmıyor, Efendimiz’e (s.a.v) ittiba eden sahabenin de ne kadar büyük bir nefis imtihanından geçtiklerini bize gösteriyor. Müşriklerin bu hazımsızlığı “Babalarımız yanlış yapmış, inandıklarımız doğru değilmiş” diyen ashab-ı kiramın ne büyük bir ruha, ne yüce bir ahlaka sahip olduklarını kanıtlıyor esasında.
Müşriklerin beyhude çabaları
Müşrikler tahammül sınırları gerildiği ve nihayetinde kopma derecesine ulaştığı vakit bir araya geldiler. Hem kendi ailelerine karşı şahsiyetlerini hem de halka karşı sosyal statülerini muhafaza etmek için bu işe bir son vermeleri gerektiğine kanaat getirdiler. Kureyş seçkinlerinden bir heyet kurdular ve bu heyeti, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) himaye eden amcası Ebû Tâlib’le görüşmesi için görevlendirdiler.
Bu şirk heyeti ilk uyarısını Ebû Tâlib’e yapmış ama Ebû Tâlib onları önemsemeyerek yolcu etmiş, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) de bu görüşmeden bahsetmemişti. Fakat ikinci gelişlerinde Ebû Tâlib yüzlerinde ağır bir şer görmüştü. Abdülmuttalib’in vasiyeti üzerine evladı gibi büyüttüğü, himaye ettiği biricik yeğenine bir kötülük yapmalarından korktu. Müşrikleri yine karşılıksız bırakarak gönderdikten sonra yeğenini çağırdı ve ona olup bitenleri anlatıp şöyle dedi: “Senden ricam şudur ki bana kaldıramayacağım yük yükleme.”
“Ey amca! Allah’a yemin ederim ki; sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar, ben bu davadan vazgeçmem. Ta ki Allah dinini yüceltene ya da ben yok olana kadar...”(İbn Hişâm, I, 266)
Nebevi kararlılık
Ebû Tâlib, imanın lezzetini tatmamış her kalp sahibi gibi aklı öncelerdi ve “Eğer isterse bu fikirlerini biraz yumuşatabilir” düşüncesiyle yeğenine “Bana yardımcı ol” demişti. Oysa bu sözler Hz. Peygamber’in (s.a.v) sözleri değildi ki onları yumuşatsın! Bu sözler Âlemlerin Rabbi’nin Efendimiz’e (s.a.v) insanlara bildirmesi için vahyettiği sözlerdi ve sözler üzerinde peygamberin bir dahli söz konusu olamazdı.
Resulullah Efendimiz (s.a.v), amcasının endişelendiğini görünce onun müşriklere karşı olan himayesini üzerinden çekeceğini, bundan böyle kendisine yardım etmeyeceğini, vazifesi hususundaki desteğini esirgeyeceğini düşünerek amcasına kıyamete kadar kâinatın her bir zerresinde yankılanacak, ruhları diriltecek, inananlara kuvvet verecek şu sözü buyurdu: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki; sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar, ben bu davadan vazgeçmem. Ta ki Allah dinini yüceltene ya da ben yok olana kadar…” (İbn Hişâm, I, 266)
Ebû Tâlib’in yeğenine desteği
Resulullah (s.a.v) duyanı şaşkın ve hayran bırakacak bir cevap vermişti. Bu söz bir peygamber sözüydü. Konuşan Allah Teâlâ’nın nebisiydi. Nübüvvet makamından gelen tereddütsüz bir seslenişti. Bu sözleri söylerken sesi titremedi. Ama ne zaman ki sözler bitti ve amcası ile sessizce bakıştılar, işte o zaman ağlamaya başladı. Çünkü o da beşerdi. Odadan çıkmak için taşımakta zorlandığı bedeniyle kapıya yöneldi. Ebû Tâlib adıyla, sanıyla, varlığıyla, yaratılışıyla merhamet olan yeğenine seslendi: “Yanıma gel yeğenim!” Efendimiz (s.a.v) amcasına dönünce Ebû Tâlib şöyle dedi: “Ey kardeşim Abdullah’ın oğlu! Git ve içinden ne geliyorsa, ne söylemen gerekiyorsa onu söyle. Allah’a yemin olsun ki, seni hiç kimseye teslim etmeyeceğim.”