Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Prof. Dr. Yasin Pişgin: Tedaviyi Yanlış Yerde Arıyoruz

Kur’an’daki külli örgünün, emirlerin, yasakların, yüksek hakikatlerin, kısacası Kur’an’ın cevherinin bir insanın anlayabileceği şekle dönüştürülmüş, bir mücevher olarak işlenmiş halidir sünnet-i seniyye.

Prof. Dr. Yasin Pişgin

1976 yılında Hatay’ın İskenderun ilçesinde dünyaya geldi. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi memleketinde okudu. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden 1999 yılında mezun oldu. 2002 yılında aynı üniversitede tefsir alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Tefsir alanında akademik çalışmalarına devam ederek 2008’de doktorluk, 2018’de doçentlik ve 2023’te profesörlük ünvanlarını aldı.

2001-2003 yıllarında imam-hatiplik görevini ifa etti. Diyanet İşleri Başkanlığı Konya Selçuk Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde müftülük/vaizlik eğitimi aldıktan sonra 2005’te Eskişehir ili Sivrihisar ilçesinde vaizlik görevine başladı. Ardından 2007 yılından 2010 yılında kadar Kayseri Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde eğitim görevlisi olarak çalıştı. 2011’den itibaren uzun yıllar Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak hizmet verdi. Hâlen Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanlığı görevini sürdürmektedir.

~Hocam, Kur’an-ı Kerim’in hayat rehberimiz olduğunu biliyoruz bütün müslümanlar olarak. Ama hayatta bir sorunla karşılaştığımız zaman Kur’an-ı Kerim’e müracaat etmek aklımıza gelmiyor. Çoğunlukla problemlerimizi başka kaynaklara başvurarak çözmeye çalışıyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

~Nasreddin Hoca’nın evin bodrumunda kaybettiği yüzüğünü gece vakti kasaba meydanındaki kandilin altında aradığı gibi. Komşular demiş ki: “Hocam neyi kaybettin, ne arıyorsun, hayırdır?” Hoca “Yüzüğümü kaybettim” demiş. “Nerede kaybettiniz hocam?” diye sormuşlar. Demiş ki: “Evin bodrumunda.” “Hocam” demişler, “Evin bodrumunda kaybedilen bir şey burada aranır mı?” Hoca da demiş ki: “Ne yapayım? Burası daha aydınlık. Burayı görebiliyorum. Onun için burada arıyorum.”

Yanlış yerde arıyoruz. Böyle hiçbir zaman bulamayız. Niçin? Çünkü insanı yaşatan, insanın zaaflarını bilen, insanın nasıl terakki ve tekâmül edeceğini, kemal noktalarını bilen; onu yaratan Aziz ve Celil olan Allah’tır. Cenab-ı Allah bizim zaafımızı, nefsimizle irtibatımızı, şeytanla diyalogumuzu, dünyanın cezbedici etkisini bildiği için Kur’an-ı Kerim’de bir inşa sistemi bildirmiştir. Ve Kur’an’ı insanın yaşadığı, yaşayacağı cümle sıkıntılar için bir şifa kaynağı olarak indirmiştir. (bkz. Yûnus, 57) İnsanların sadırlarında bulunan sıkıntılara, zararlı düşünce ve duygulara, yanlış inançlara şifadır Kur’an-ı Kerim. Kur’an bengi sudur, Kur’an abıhayattır. Dolayısıyla şunun adını koyalım, bir insan yaşadığı herhangi bir sorunun çözümünü başka bir yerde arıyorsa ilk düğmeyi yanlış iliklemiş demektir. Dolayısıyla genelde bütün insanlığın, özelde de bir müslümanın yaşadığı bir problemin çözümünü Kur’an ve sünnetin dışında bir yerde araması kalıcı bir çözüm getirmez. Yarayı tedavi etmiyor, yalnızca pansuman yapıyordur. Zaman içinde daha büyük bir acı, daha büyük bir problem patlak verecektir. Kur’an’ın dışında bir yerde çözüm aramanın bizatihi kendisi sorunun temel sebebidir. Bundan sebep “Kur’an’da Karakter İnşası” diye bir kitap yazma ihtiyacı hasıl oldu. Vahyin karakter inşa sistemini, vahyin insanı sıfırdan alıp onun aklını nasıl inşa ettiğini, kalbini nasıl mamur kıldığını, duygularını nasıl terbiye ettiğini ve içten dışa, kalpten kalıba, özden kabuğa doğru insanı nasıl tekâmül ettirdiğini görmeye ve anlamaya çalıştık bu eserde. Ben dolayısıyla bireysel veya toplumsal problemlerin Kur’an’ın dışında bir kaynakla çözülmesinin kalıcı bir çözüm getirmeyeceği kanaatindeyim.

~Örneklendirecek olursak hocam, mesela aile hayatında problem yaşıyoruz. Eşimizle beraber Kur’an-ı Kerim mi okuyacağız? Çözümü Kur’an-ı Kerim’de aramak ne demek?

~İki yol var. Birincisi, elbette ki Kur’an-ı Kerim’i okuyacağız. Bir müslüman Kur’an’ı dört şekilde okur. Evvela diliyle okur. Bu tilavettir, Cenab-ı Allah’la konuşmak gibidir Peygamberimiz’in (s.a.v) ifadesiyle. (bkz. Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, nr. 360) Çünkü Kur’an-ı Kerim Yüce Allah’ın kelamıdır ve okunması ibadettir.

Sonra müslüman Kur’an’ı aklıyla okur. Akıl ile okumak tefekkürdür. Kur’an-ı Kerim’de altı yüz civarında ayette aklı kullanmaktan, tefekkür etmekten, düşünmekten bahsedilir. 6 bin 236 ayet olduğunu düşündüğümüzde kaba bir matematik hesabıyla Kur’an-ı Kerim bize âdeta on ayette bir “aklını kullan”, “tefekkür et” diyor. Biz Kur’an’ı aklımızla okuruz. Tefekkürdür bu, derin düşüncedir, derin bir itaattir.

Sonra biz Kur’an’ı kalbimizle okuruz. Üçüncü okuma biçimimiz budur. Bu, gönlümüzdeki duyguları Kur’an’a açmak ve kalbimizde Kur’an’ın yüksek duygular inşa etmesine müsaade etmektir. Kur’an’a samimiyetle yaklaşmak. Mesela Kur’an-ı Kerim insanı ebedî azapla korkutur. Korkularımızı Kur’an-ı Kerim’in belirlemesi gerekiyor. Kur’an-ı Kerim insanı ümitlendirir. Kur’an-ı Kerim insanı sevindirir. Kur’an-ı Kerim insanı hüzünlendirir. Bizim gönlümüzün gündeminin Kur’an olması gerekiyor.

Dördüncüsü de Kur’an-ı Kerim’i davranışlarla, amelle okumak gerekiyor ki bu da Kur’an’ın yap dediğini yapmak ve yapma dediğinden uzak durmakla ilgili bir mevzudur. Ben yaşadığımız aile hayatı da dahil olmak üzere herhangi bir problemde Kur’an’ın bereketinden istifade edebilmenin birinci yolunun doğrudan böyle bir münasebet olduğunu düşünüyorum.

~Hocam iki yol var dediniz. Peki, bahsettiğiniz ikinci yol nedir?

~Kur’an-ı Kerim, âlemlere safa Hz. Peygamber’in (s.a.v) kalbine indirilmiştir. Kalbe indirilmesinin özel bir anlamı mı var? Niçin kalp? Çünkü kalp, hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere öyle bir et parçasıdır ki o sıhhatte olduğunda bütün beden sıhhatte olur. Bütün eylem dünyası, davranış dünyası sıhhatte olur. O bozulduğunda bütün beden bozulur. (bkz. Buhârî, İmân, 39)

Şimdi Kur’an’ın Peygamberimiz’in (s.a.v) kalbine inmesi onun karakterine, şahsiyetine, benliğine, özüne inmesi ve oturmasını, kalkmasını, yemesini, içmesini, aile reisliğini, devlet yönetimini, komşuluğunu, komutanlığını, tüccarlığını Kur’an’ı Kerim’in belirlemesi demektir. Şu halde yaşadığımız bir problem sebebiyle Kur’an’ı Kerim’e müracaat etmenin çok pratik bir anlamı çıkıyor karşımıza, Hz. Peygamber’in (s.a.v) hayatına bakmak. Çünkü onun ahlakı Kur’an. Bu Hz. Âişe (r.anha) annemizin ifadesidir. (bkz. Müslim, Müsâfirîn, 139) Şimdi Efendimiz’in (s.a.v) ahlakına bakmak, onun yaşam düsturlarına bakmak, mesela bir eş olarak Efendimiz’in (s.a.v) ailesiyle, evlatlarıyla, ashabıyla hatta kâinatla arasındaki ilişkiyi keşfetmek, aslında Kur’an’ın özüne inmek anlamını taşır ve bu çok pratik bir yol.

Şöyle bir tablo göremezsiniz asr-ı saadette: Peygamberimiz’e (s.a.v) bir ayet inmiş, Peygamberimiz (s.a.v) bu ayeti ashabına tebliğ etmiş, sonra da ashab-ı kiram kendi aralarında bu ayeti nasıl anlarız diye bir münakaşaya girişmiş ve Efendimiz (s.a.v) kenardan onları izliyor… Böyle bir manzara göremezsiniz. Ashab-ı kirama bir ayet tebliğ edildiğinde onların o ayeti ve Kur’an’ın bütününü anlamaları şöyleydi: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bu ayet çerçevesinde davranışına bakıyorlardı. Bu ayeti Hz. Peygamber’in (s.a.v) nasıl anladığına bakıyorlardı. Dolayısıyla asr-ı saadette ashab-ı kiramın Kur’an’ı anlaması dediğimiz şey, Peygamberimiz’in (s.a.v) hayatından metne doğrudur, Kur’an’a doğrudur. Çünkü onun hayatı Kur’an. Çünkü vahyin denetimi diye bir şey var. Mesela Efendimiz (s.a.v) müşriklerden bir gruba İslam’ı anlatırken Abdullah b. Ümmi Mektûm (r.a) geliyor, “Bana İslam’ı anlat” diyor. Efendimiz (s.a.v) de bir kişiye anlatmaktansa bir gruba anlatmayı tercih ediyor. Bu duruma biraz da canı sıkılıyor Peygamberimiz’in (s.a.v). Efendimiz (s.a.v) biraz kaşını çattı diye bir sure iniyor: Abese suresi. (bkz. Tirmizî, Tefsîr, 72) Bu bize şunu gösteriyor, Peygamberimiz (s.a.v) jest ve mimiklerine varana kadar vahyin kontrolünde. Bazen böyle daha uygun olan varken az uygun olanı tercih etmesinden dolayı Efendimiz (s.a.v) vahiy tarafından uyarılıyor. Bu da bize gösteriyor ki Efendimiz’in (s.a.v) vefatıyla birlikte onun bütün söz, fiil ve takrirleri vahyin onayından geçtiği için vahy-i gayr-i metlüv statüsü kazanıyor. Dolayısıyla onun hayatının tamamı; yeme içmesinden oturup kalkmasına kadar müminler için özel bir anlam taşıyor. Ayeti hatırlayalım: “Allah’ın nimetlerine ve ahirete kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikreden kimseler için Resulullah’ta güzel bir örneklik vardır” (Ahzâb, 21) buyurur mealen Cenab-ı Allah. Ama bir sınırlama yapmaz. Peygamberimiz (s.a.v) sadece namaz kılma konusunda örnek değildir bizim için. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ibadetleri, hayattaki yerini gösteren rehberimizdir bizim. Bir misal vereyim. Efendimiz’in (s.a.v) eşyaya bakışını, hayata bakışını, olgulara bakışını ondan devşirmemiz için güzel bir örnek…

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) ashabıyla bir yolculukta. Kervanda sahabe hanımlar ve annelerimiz de var. Hava çok sıcak. Develer sıcaktan mayışmış biraz. Efendimiz’in (s.a.v) de bir yere yetişmesi gerekiyor. Peygamberimiz (s.a.v) Enceşe (r.a) isminde hizmetli bir sahabisine diyor ki “Haydi güzel bir kaside oku da bizi biraz canlandır.” Enceşe kasideye başlıyor. Develer öyle bir tempoyu arttırıyorlar ki Peygamberimiz’in (s.a.v) gözü bir anda hanımlara çevriliyor. Görüyor ki develerin ani hareketleri hanımlara sıkıntı yaşatıyor. Şöyle buyuruyor Peygamberimiz (s.a.v): “Enceşe yavaş ol, kristalleri kıracaksın.” (Müslim, Fedâil, 72)

Efendimiz’in (s.a.v) nazarında zevceleri ve diğer hanımlar kırılmaması gereken, itina gösterilmesi gereken birer kristal menzilesinde. Bir insan Resulullah'ı (s.a.v) örnek alıp ahlakına yaklaştığında onun gönlüne ve bakışına da yaklaştığı için eşi onun gözünde bir kristal olur.

Kur’an’dan istifade etmenin; dertlerimize derman, yaralarımıza merhem, sadrımıza şifa için Kur’an’a müracaat etmenin doğrudan ve dolaylı olarak iki anlamı söz konusudur. Belki de Kur’an’a doğrudan müracaat etmenin asıl anlamı Efendimiz’in (s.a.v) hayatına bakmaktır. Çünkü o bir mücevherdir. Kur’an’daki külli örgünün, emirlerin, yasakların, yüksek hakikatlerin, kısacası Kur’an’ın cevherinin bir insanın anlayabileceği şekle dönüştürülmüş, bir mücevher olarak işlenmiş halidir sünnet-i seniyye.

~Hocam, Kur’an ahlakı olan sünnet-i seniyye ve davranışlarımız üzerine neler söylersiniz?

~Sünnet-i seniyye insanın davranışlarını değiştirir. Ama asıl önemli olan zihniyeti değiştirmesidir. Çünkü davranışın iki boyutu vardır. Buz dağı gibi. Suyun üstünde kalan kısmı gözlemlediğimiz aksiyonlardır. Ama bir de suyun altında kalan kısmı vardır. Düşünceler birer ameldir mesela, duygular birer ameldir. Amel insanın iç dünyasından başlar. Mesela bir insan namaz kılıyor ama riya ile kılıyor. İstediği kadar tadil-i erkân üzere kılsın bu namaz, namaz değildir. Çünkü namaz ameli, başlaması gereken yerde yani bâtında başlamamıştır. İhlas üzere başlamamıştır. “Yazıklar olsun o namaz kılanlara…” buyuruyor Cenab-ı Allah mealen. Çünkü gafiller kıldıkları namazdan. Çünkü riya ve nifak içindeler. (bkz. Mâûn, 4-6) Bu nedenle insan beslediği hislere, kalbinde büyüttüğü duygulara dikkat etmek durumundadır. Bunlar insanın içinde semirir. Bunlar insanı içeriden kemirir. Nihayetinde insanın ahiretini, dünyadaki akıbetini berbat edebilir. Gönlümüzün içinde hangi duyguların kökleştiğine, yetiştiğine ve semirdiğine, nihayetinde bizi hangi duyguların kemirdiğine ve yönlendirdiğine dikkat etmemiz gerekiyor. Bu dikkati gösterdiğimizde ise ahiret ve akibetimiz hayr olur. Çünkü “Gönül âyinesin sofi, eğer kılar isen safi, açılır sana bir kapı, ayan olur cemalullah” denmiştir.