Söyleşi
Prof. Dr. Nurullah Genç: Kökleri Olmayanın Dalı Budağı Olmaz
Kelimenin üzerinde kelam-ı kibar, kelam-ı kibarın üzerinde hikmetli, faydalı olan şiir, şiirin üzerinde hadis-i şerifler, hadisin üzerinde de ayet-i kerimeler var. Sözün katmanlarını fark edebildik mi?
~Hocam, milletimizde büyük bir peygamber sevgisi var. Sizin şiirleriniz de peygamber sevgisinin zahir olmasına vesile olan eserler arasında yer alıyor. Siz, bunu bizzat tecrübe etme imkânı buldunuz. Bu konudaki hissiyatınızı, tecrübelerinizi dinlemek isteriz öncelikle.
~Tabii ki. Bizim söz sanatıyla, şiirle Hz. Peygamber’e (s.a.v), mübarek din olan İslam’a, bu manadaki manevi değerlerimize atıfta bulunarak değer kazanmamız söz konusudur. Biz onlara değer kazandıramayız, onların sahibi zaten Cenab-ı Hak.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) doğumundan itibaren hatta Hz. Âdem’den (a.s) bugüne gelen İslam medeniyetiyle alakalı şiirlerimizde, yaptığımız çalışmalarda onlardan bahsetmemiz, onlardan herhangi bir konuyu ön plana çıkarmamız kadar tabii bir şey olamaz. Garip olanı onlardan uzak olanıdır. Yani bir şair, bir edebiyatçı sözünde, söz sanatında kelimeyi kullanırken bunlardan uzaksa bu bir garabet durumdur diye düşünüyorum. İnanan bir insan için tabii. İnanmayan için böyle olmayabilir. Ayet-i kerimede de buyrulduğu üzere herkesin dini kendine. Ama inanan, mümin bir insanın yazısında, sözünde, şiirinde mutlaka medeniyetimizin o üst şemsiyesinin izleri olmalı. Sebebi de şu; zaten eskiler kelimeyi anlatırken, kelime üzerine değerlendirmeler yaparken kelimenin alt katmanları ve üst katmanlarından söz ederler. Yani kelime tam ortadadır. Onun hemen üzerinde kelam-ı kibar vardır. Yani sözü güzel söylemek.
Efendimiz’in (s.a.v) güzel konuşmayla alakalı hadis-i şerifleri var. Kur’an-ı Kerim’deyse güzel konuşanların sözleri bir ağaca, dallarına, yapraklarına benzetilirken öbürleri de tam tersi bir tasvirle karşımıza çıkar. Sözü güzel söylemek, iletişimi insanlara faydalı ve mutluluk verici hale getirmektir. İnsanları kıracak, dökecek, üzecek bir seviyeden kurtarmak demektir. Asgari olarak kelam-ı kibar budur. Yani sözü güzel söylemenin mantığı budur.
Kelam-ı kibarın hemen üzerinde şiir var. Şiir ise güzel sözü ahenkli, ritimli, anlamlı, ilmî bir çerçeve kazandırarak, dilin imkânlarını en güzel şekilde kullanarak unutulmaz hale getirmektir. Yani okunduğunda ezberlenen, başkalarına aktarılabilen, Yunus Emre’nin (k.s) şiirleri gibi, Karacaoğlan’ınkiler gibi sözler... Şiirde sehl-i mümteni dediğimiz budur. Yani şiir metni sehl-i mümteni olmalıdır. Nedir? Kolay okunmalı, ezberlenmeli ve hafızada kalabilmeli ama taklidi de zor olmalı. Yani başkaları onu yazdığında anlaşılmalı. O zaman derler ki “Bak bunu Yunus (k.s) yazmış sen niye aynısını söylüyorsun?”
~Hocam eskilere atıfta bulunmanızın hikmetini sizden dinleyebilir miyiz?
~Sürekli eskiler dememin sebebi, biz kökenlerimizden faydalanmak mecburiyetindeyiz, kökleri olmayanın dalı, budağı olmaz zaten, kurur ve gider. Onlar şöyle diyorlar, şiir taktî‘ ile okunmamalı. Yani bağırarak, çağırarak, inciterek, kırarak okumayın. Sözü büyüterek böyle bir mübalağayla filan şiiri okumayın. Nasıl okuyun, selasetle kıraat edin. Yani şiir metni akıcı bir şekilde okunur diyor, taktî‘ ile değil. Neden, çünkü bağırma, çağırma ve bu manada mübalağa, kelam-ı kibarı düşürür. Kelam-ı kibardan aşağıya iner, kelimenin de bir altına iner.
Şimdi, kelimenin üzerinde kelam-ı kibar, kelam-ı kibarın üzerinde hikmetli, faydalı olan şiir, şiirin üzerinde hadis-i şerifler var. Bütün kelam-ı kibarlar, bütün şiirler kaldı altta. Hadisin üzerinde de Allah Teâlâ kelamı var. O zaman sözün katmanlarını fark edebildik mi? Kelam-ı kibar, şiir, hadis, ayet.
Şimdi bir müslüman olarak ben kelam-ı kibarı kullanıyorum, şiiri yazıyorum, yazmaya çalışıyorum. Hadis-i şerifler ve ayet-i kerimeler ise sözlerin en güzelleri. Benim onlardan bağımsız kalmam, onlardan uzak kalmam düşünülebilir mi? Düşünülemez. Kendimi, ailemi, ülkemi, insanlığı, yaşanan hayatı değerli kılabilmem için referans kaynağım birinci derecede ayet, ikinci derecede hadis, üçüncü sırada şiir, dördüncü sırada kelam-ı kibardır ve bu sırayı takip etmek mecburiyetindeyim. Onun için sizin söylediğiniz manada bizim Hz. Peygamber’i (s.a.v) anlatmamız, onun güzelliklerini insanlara sunmak için çaba göstermemiz şiirimizi, sözümüzü onunla şereflendirmemiz bizim kazancımızdır. Yoksa bizim ona katacağımız bir şey yok. Biz vesile olabiliriz. Bir kardeşimiz şiirle, naatla Hz. Peygamber’i (s.a.v) tanıyabilir. O bizim sadaka-i cariyemiz olur işte. Mesela ben bununla karşılaştım zaman zaman. “Yağmur şiirini okudum, hayatım şöyle değişti” diyen insanlarla karşılaştım, şükrediyorum, diyorum ki sadaka-i cariyemdir.
~Hocam, Yağmur şiirinden bahsettiniz. Başta Yağmur olmak üzere sizin şiirleriniz bir nesli yakaladı. Yani Türkiye’de şiire ilgili olan olmayan herkesin okuduğu şiirler arasında yer aldı. Bugün bizim yeni nesli yakalamakla ilgili ciddi sıkıntılarımız var. Bir nesli yakalamaya muvaffak olmuş bir sanatçı olarak günümüz neslini yakalamak konusunda bizlere neler tavsiye edersiniz?
~Evet, maalesef. Şöyle bir açmazımız var, yıllar içerisinde karşımıza çıkan bir problemi biz keşfedemedik ve buna karşı koyamadık. Bizim medeniyetimize ve İslam’a tavır almış, ona inanmayan, onu ortadan kaldırmaya çalışan ve benim “ateş medeniyeti” dediğim medeniyetin hakim yönetimleri, insanları, sanatçıları bizim toplumlarımızı da dünya toplumlarını da etkileyebilmek için uğraşıyorlar. Sinemayla, tiyatroyla, musikiyle, sporla, bugün artık had safhaya ulaşmış görsel sanatlar teknikleriyle sizin çok zor ulaşabildiğiniz çocuğunuza onlar bir çizgi filmle, gencinize bir musiki eseriyle çok kolay ulaşabiliyorlar. Sizin zihin dünyasına damga vuramadığınız çocuklarınızı, terbiye edebilecek yolları bilmediğimiz için onları doğru yetiştirmezken, herhangi bir bahaneyle haşlarken, onlar çocuklarınıza verdiğiniz bilgisayarlarla, telefonlarla veya başka vasıtalarla onların zihin dünyasına, sizin yapmadığınız şeyleri yapıyorlar. Çok nahif bir şekilde, güzel bir edayla çirkini iyiymiş gibi sunarak onların zihin dünyasını bozuyorlar. Kısacası az önce ilk soruda söylediğim o kelimenin üstündesiniz ya siz; kelimenin üstünü çocuklarınıza ne kadar öğretebiliyorsunuz? Yani kelam-ı kibarı, şiiri, hadisi, ayeti ve kelimeyi, kelimelerin hayatını. Her kelime devasa bir geçmişe sahiptir, durduk yere ortaya çıkmaz. Mesela şimdi çekim yapıyorsunuz kamerayla. Kamera nasıl icat edildi, bir arkasına bakın neler var… Dolayısıyla biz bunları çocuklarımıza öğretemediğimiz için karşı taraf, kelimenin altını kullanarak onlara ulaşıyor, çok kolay ulaşıyor.
Nedir kelimenin altı? Kelimenin alt katmanları var; hemen altında “laf” var, laflamak diyoruz ya, laf zaten çer çöp anlamına gelir, kelimenin çeriyle çöpüyle uğraşmak. Birinci derecede yaptıkları bu. Laflamayı öğretiyorlar onlara, ileri geri konuşmayı, rastgele konuşmayı, amaçsız konuşmayı. Birbirleriyle konuşurken, işte bir şeyler anlatırken… Kelimeyi bozarak yapıyorlar bunu, küçülterek. Kelimeyi bozarak, kelimeyi çirkinleştirerek aradaki ilişkileri sadece laflama noktasında bırakıp kelam-ı kibar seviyesine çıkarmıyor yani güzel konuşma seviyesine çıkarmıyor. O dünyanın yaptığı bu. Bununla da kalsa iyi, yapılan o sanat eseri denilen filmlere, işte stand-uplara, talk showlara, filmlere, televizyon dizilerine bel altı ifadeler koyarak küfür sözünü normalleştiriyorlar. Çünkü “laf”ın hemen altında küfür var. Birine hakaretvari bir kelime kullanmak, sövmek… Bunu normal hale getiriyorlar. Yani bir çocuk küfür etmeyi maharet zannedebiliyor. Oralardan öğreniyor bunu. Bunu sanatkâr denilen insanlar sahnede yapıyorlar. Neresi sanatkârsa! “Kelime”nin altına inen sanatkâr olamaz. Sanat belden aşağı ifadelerle olmaz. Sanat güzellik demektir. Çirkinliği sanat olarak sunamazsınız ama bunu yaptırıyorlar. Yani gençler oturmuş bir gösteriyi izliyorlar, kahkahalarla gülüyor herkes. Neye gülüyorlar bir bakın bakalım. Oradaki müstehcen bir ifadeye gülüyorlar değil mi? Oradan öğreniyor bu çocuklar, insanlar bunları. Bu sefer ne oluyor? Ailede kullanıyor, çocuğuna kullanıyor, arkadaşına kullanıyor… O kötü ifadeyi normalleştiriyor. Sanki hayat buymuş gibi ama kelimenin altındadır laf, lafın altındadır küfür! Orada da kalmıyor, çünkü sürekli de küfür edemezsiniz, dayak yersiniz o zaman. Şakaya vurup küfrettiniz mi problem yok ama ciddi ederseniz dayak yersiniz. Şakaya getirirseniz, herkes birbirine küfredip gülebiliyor. Ne acı değil mi?
Küfrün, hakaretin de bir altında malayani var, dedikodu var. Boş boş konuşmak, imalı konuşmak, kardeş eti yemek mesabesindeki gıybet, iftira var. Malayani, bakınız. Laf-küfür-malayani şeklinde sıralıyoruz! En alta geliyoruz yavaş yavaş. Şimdi siz çocuklarınıza bir şey sunmazken, kelam-ı kibarı, şiiri öğretmezken -niye bunları söylüyorum, 9 yaşında yirminin üzerinde şiir ezberlemiş bir çocuktum ben, onun için küfredemiyorum- ayeti, hadisi en yukarıdan öğretmezken öbürleri aşağıdakini çok kolay öğretiyorlar çocuklara. Malayaniyi, dedikoduyu, birinin hakkında konuşmayı, küfretmeyi, laflamayı… Anlatabildim mi?
Daha aşağısında “herze” var. “Herze yemeyin” derdi bize eskiler. Herze de kötü sözü şiirleştirmektir, ahenkleştirmektir. Kötü bir şeyi ahenkli, şiirli, hafızadan çıkmayacak şekilde söylemektir. Yani kötülüğü, kötü sözü güzel söylemek, bu da herzedir. Çünkü o bir de hafızalara yazılıyor, insanlar unutmuyorlar, birbirlerine söylemeye başlıyorlar.
“Guguk kuşu medeniyeti” dediğim Batı medeniyeti, bizim çocuklarımızı ve gençlerimizi bozup mankurtlaştırmak, köleleştirmek istiyor.
Şimdi sorum şu, siz bana sordunuz ya, ben de size soruyorum. Bizim çocuklarımızla ilgili çabalarımız kelimenin üstünde mi altında mı? Üstünde olmalı, inancımız bu. Peki, bunun ne kadarını yapabiliyoruz? Çok az yapıyoruz. Genele baktığımızda kaç aile çocuğuna şiir öğretiyor? Kaç aile kelam-ı kibar budur, bak evladım güzel konuş, böyle söyle diye talim veriyor? Kaç aile gelin günde bir hadis okuyalım diyor çocuklarıyla? Peki ya kaç aile sabahtan akşama kadar kendi içinde, başkaları hakkında malayani konuşuyor, dedikodu yapıyor? Hiç küfrün duyulmadığı kaç aile var? Bunlara iyi bakmamız lazım. Biz, özellikle İslam dünyası olarak kelimenin üstünü çoğaltamazken; İslam dünyasının karşısındaki dünya, yani benim zaman zaman konferanslarımda “guguk kuşu medeniyeti” dediğim bu Batı medeniyeti, sömürgeci medeniyet, bizim çocuklarımızı ve gençleri bozup mankurtlaştırıp köleleştirmek istiyor.
Köleleştirip sömürmek için yapıyorlar. Çocuklarımızın farkında değiliz. Küfrettiklerinin farkında değiliz. Dışarıda ne yaptıklarının farkında değiliz. Aileler çocuklarını bu yüzden kaybediyor. Anne baba bu yüzden çocuğunun dilini anlayamıyor.
~Çok haklısınız hocam, güzel sözün yaygınlaşması lazım. Bu da ailede başlıyor.
~Tabii, orada başlıyor. Ben zaman zaman diyorum ki, evlenmek üzere olan çocuklarımızın mutlaka bir eğitime alınması lazım. Yani çocuk nasıl büyütülür? Aile nasıl muhafaza edilir? Birbirine nasıl tahammül edilir? Hemen iki söz bir pazar ayrılmaya gidiyor çocuklar. Yani felaket bir şey bu. Tahammül nedir bilmiyorlar, sabır nedir bilmiyorlar, birbirlerini idare edemiyorlar. İki sözden sonra kavga ediyorlar. İşte niye? Kelam-ı kibar öğretemedik ki onlara. Yani şöyle düşünün. Gerçekten Türkiye’de evlilik yapan delikanlılara, genç kızlara hepsine kelam-ı kibar öğretilmiş olsaydı sizce bu kadar boşanma olur muydu?
~Olmazdı, Allah razı olsun hocam. Çok teşekkür ederiz.
~Sizden de. Biz teşekkür ederiz. Yayın hayatınızda başarılar diliyorum. İnşallah faydası olur.