Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

İsraf dendiği zaman ilk anda aklımıza maddi harcamalardaki ölçüsüzlük gelir. Elbette bu da bir israftır. Ama israf sadece bununla sınırlı değildir. Nimet ve imkânların tümü için mevzu bahistir. İsraf, hayatın her aşamasında kendini gösterebilen bir zihniyet ve davranış bozukluğudur.

Cenab-ı Hakk’ın, “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur” (En‘âm, 153) buyurarak tarif ettiği ve Resul-i Ekrem’in (s.a.v) rehberliğinde insanlığın önüne koyduğu İslam dini, iki cihan saadetinin teminatıdır. Kim, İslam’ın ölçülerine yani Allah’ın kitabına ve Resulü’nün (s.a.v) sünnetine riayet ederek yaşarsa dünyada huzura, ahirette ebedî saadete erişir. Bu ölçülere uymayan ise nefis ve şeytanın elinde debelenip durur; dünyada huzuru elde edemediği gibi ahiretin sonsuz saadetinden de mahrum kalmış olur.

Allah Teâlâ, yüce kitabımızda zerreden küreye bütün kâinatı bir ölçü üzere yarattığını ve ölçünün bozulmamasını ferman buyurmuş (bkz. Rahmân, 7-8), bir başka ayette de Efendimiz’e (s.a.v) tabi olanları, ölçü ve dengeyi gözeten anlamında “vasat (adil ve mutedil) ümmet” olarak tarif etmiştir. (bkz. Bakara, 143) Bu iki ayetin işaret ettiği hikmetlerden biri de şu olsa gerek: Dosdoğru yol olan İslam’ı, Allah Teâlâ’nın razı olduğu ölçüde yaşamak, ancak Resul-i Kibriya’nın (s.a.v) yaşantısına tabi olmakla mümkündür. Kul olmakla emrolunan insanoğlu, Kur’an ve sünnete tabi oldukça ölçüyü ve dengeyi muhafaza etmiş olur. Aksi takdirde ölçüyü kaçırır, aşırıya gider ve haddi aşmak suretiyle kendisine bahşedilen nimetleri israf etmiş olur. İslami anlayışa göre bütün aşırılıklar, ölçüsüzlükler ve haddi aşmalar “israf” kapsamında değerlendirilir.

İsrafın tanımı

Sözlükte “hata, gaflet, cehalet, haddi aşma” gibi anlamlarla irtibatlı olan israf; ıstılahi olarak inanç, söz ve davranışlarda dinin, aklın ve örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı ifade eder. Bu manada sahip olunan imkânları meşru olmayan amaçlar doğrultusunda saçıp savurmak israftır. İsraf eden kimseye ise müsrif denir. Kur’an-ı Kerim’de yirmiden fazla ayette tekrarlanan israf kelimesinin tevhid inancından sapmak ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak (Mâide, 32; A‘râf, 81; Yûnus, 83; Tâhâ, 127; Enbiyâ, 9; Şu‘arâ, 151-152; Yâsîn, 19; Mü’min, 28, 34, 43; Zuhruf, 5), dinî hükümlere muhalefet etmek (En‘âm, 141; A‘râf, 31; İsrâ, 33), harcamalarda aşırıya gitmek (Nisâ 6; Furkân 67), nimete nankörlük etmek (Yûnus, 12; İsrâ, 26-27) ve günahlara dalmak (Âl-i İmrân, 147; Zümer, 53) gibi anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. Bütün bu kullanımlar ortak bir manada kesişmektedir: Haddi aşmak ve ölçünün dışına çıkmak…

İsraf ile aynı anlamda kullanılan ve İsrâ suresi 26. ayette geçen “tebzîr” ise malı uygun olmayan yerlere saçıp savurmayı ifade etmektedir. İlgili ayeti tefsir eden müfessirlere göre doğru yerlerde de olsa haddinden fazla harcamak israf; az miktarda olsa bile isyana ve müstahak olmayan yerlere harcamak ise tebzîrdir. Ayet-i kerime, tebzîr kabilinden savurganlık yapan müsrifleri, şeytanın kardeşleri olarak tarif etmektedir: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere saçıp savurma! Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsrâ, 26-27) Burada saçıp savuranların şeytanların kardeşi olarak ilan edilmesi ve şeytanın da nankörlük yönüne vurgu yapılması iyice tefekkür edilmelidir.

İsrafın hükmü ve kapsamı

Yüce Mevla, kullarına maddi manevi sayısız nimet ikram etmiştir. “Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız” (İbrâhîm, 34) ayeti bu hakikate işaret etmektedir. Rabbimizin ikram ve ihsanı olan her nimet, aslında ebedî saadeti kazanmaya vesile olması içindir. Kulun görevi, nimetler karşısında cimrilik ve israfa düşmeden bu nimetleri rıza-i ilahi istikametinde değerlendirmektir. İşte israf, nimetler karşısında aşırıya gitmek, haddi aşmaktır. Bu ise Rabbimizin hoşnut olmadığı bir durumdur. Zira ayet-i kerime, nimetin kadrini bilmeyip israfa düşenlerin Allah Teâlâ’nın sevgisinden mahrum kalacaklarına dikkat çekerek israfı yasaklamaktadır: “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A‘râf, 31)

İhtiyaçlarımızı gidermek için sahip olduklarımıza “mal”, malın biriktirilmesine de “servet” denmektedir. Hakikatte malın da mülkün de servetin de sahibi Yüce Allah’tır. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olan Allah ne yücedir!” (Zuhruf, 85) ayeti bu gerçeğe vurgu yapar. Mümin, sahip olduğu maddi manevi imkân ve nimetleri, kendisine emanet edildiği bilinciyle tüketmelidir. Zira nimetler üzerinde kendisinin olduğu kadar toplumun da hakkı bulunmaktadır. İsraf; fert, aile ve toplum hayatında onulmaz yaralar açıp toplumsal bozulmaya götürdüğü için haram kılınmıştır.

Maddi nimetlerin israfı

İsraf dendiği zaman ilk anda aklımıza maddi harcamalardaki ölçüsüzlük gelir. Elbette bu da bir israftır. Ama israf sadece bununla sınırlı değildir. Yukarıdaki izahattan da anlaşılacağı üzere israf, nimet ve imkânlar için mevzu bahistir. İsraf, hayatın her aşamasında kendini gösterebilen bir zihniyet ve davranış bozukluğudur. Fakat şu da bir hakikattir ki bu zihniyet ve davranış bozukluğundan kaynaklanan haddi aşmanın ve aşırılığın ilk tezahür ettiği alan sahip olduğumuz mal mülk gibi maddi imkânların tasarrufuyla alakalıdır.

Denge dini olan İslam, maddi harcamalarımızda da itidali emreder. İtidal, lüzumundan fazla veya noksan harcamaktan kaçınmaktır. Aslında cömertlik tam bir itidal halidir. İmam Gazâlî’nin (rah.) tespit ettiği gibi, gerekli yerlere harcama yapmak cömertlik, bu ölçünün altına düşmek cimrilik, harcamada aşırıya kaçmak ise israftır.

Yüce Mevla, harcama konusunda itidal üzere davranan kullarını şöyle bildirir: “Onlar (Rahman’ın has kulları) ki harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkân, 67) Diğer bir ayette de “Elini boynuna bağlı tutma (cimrilik yapma). Onu büsbütün de açıp savurma (israf da yapma); sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çeker durursun” (İsrâ, 29) buyurarak itidal üzere olmayı öğütler.

Efendimiz’in (s.a.v) israf konusundaki tavrı insanlık için yegâne ölçüdür. Bir keresinde ashabından Sa‘d b. Ebî Vakkas’a (r.a) uğrayan Allah Resulü (s.a.v), onun abdest aldığını gördü ve (suyu aşırı kullandığını fark edince) kendisine: “Bu israf nedir?” diye sordu. Onun, “Abdestte israf olur mu?” demesi üzerine Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Evet. Hatta akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile (olur).” (İbn Mâce, Tahâret, 48) Özellikle günümüzde lüks ve ihtiyaç dışı harcamalara, sınırsız tüketime ve savurganlığa davet eden yaklaşımlar karşısında Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bu hassas tutumuna ne kadar da çok muhtacız!

Sahip olunan nimetlerin ve imkânların gerekli görülen yerlerde ve gerekli ölçülerde kullanılmasında elbette bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan husus harcamalara israfın ve gösterişin bulaştırılmasıdır. Bu minvalde kişinin güzel elbise giymesi, kılık kıyafetine dikkat etmesi israf değildir. Nitekim Allah Teâlâ “Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel elbiselerinizi giyin. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” (A‘râf, 31) buyurmaktadır. Efendimiz (s.a.v) de “Kibre düşmeden ve israfa kaçmadan (dilediğinizce) yiyin, sadaka verin ve giyinin!” (Nesâî, Zekât, 66) buyurarak âdeta bu ayetin tefsirini yapmıştır. Sahabeden Mâlik b. Nadle el-Cüşemî’nin (r.a) aktardığı şu hadise de bu konuyu daha sağlıklı değerlendirmemize imkân sunmaktadır:

“Dağınık bir kıyafetle Hz. Peygamber’in (s.a.v) yanına gitmiştim. Allah Resulü (s.a.v) bana, ‘Senin malın mülkün var mı?’ diye sordu. Ben de ‘Evet var, ey Allah’ın Elçisi!’ diye cevap verdim. ‘Ne gibi malların var?’ deyince, ‘Allah bana deve, koyun, at sürüleri ve hizmetçiler ihsan etmiştir’ dedim. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v); ‘Allah sana mal mülk ihsan etmişse Allah’ın nimetinin ve ikramının eseri üzerinde (kılık kıyafetinde) görünsün’ buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 14)

Manevi nimetlerin israfı

Mal mülk ve servetin dışında bize lütfedilen birçok imkân daha var ki bunları manevi nimet olarak değerlendirebiliriz. Şüphesiz bu nimetlerin başında iman, Efendimiz’in (s.a.v) ümmeti olma ve salih müminlerle aynı meclisi paylaşma nimeti gelmektedir. Buna kulluk nimeti de diyebiliriz ki yaratılış gayemizin temeli de budur. (bkz. Zâriyât, 56) Bu nimetlerin israfı ahirette kişiyi iflasa sürükler. Böyle bir akıbetten Mevla cümlemizi muhafaza buyursun.

Her nimet, hakkı verilmediği ve gayesi dışında kullanıldığı takdirde israf edilmiş olur. Harama nazar gözün israfı, gıybet ve iftira sözün israfı, kötü söz işitmek kulağın israfı, günaha yürümek ayağın israfı, zulme ortak olmak elin israfı, hain plan yapmak zihnin israfı, gaflete düşmek kalbin israfı…

Anlaşılan o ki ekmek kırıntısını zayi etmekten kalbin masivaya yönelmesine kadar her halimizle israfa düşme potansiyeline sahibiz. Yani müsrif sadece ekmeği çöpe atan değildir. Asıl müsrif, vücuduna giren gıdaları zulüm ve kötülük yolunda kullanıp kendini heba edendir. Böyle birisi karnını çöplükten de doyursa israf etmiş olur.

Aynı şekilde her günah bir haddi aşma ve ölçünün dışına taşma olduğu için günah da bir israftır. Nitekim Kur’an-ı Kerim, günaha dalıp haddi aşanları “israf edenler” olarak tanıtmaktadır: “De ki: Ey kendileri aleyhine israf eden (haddi aşan) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 53)

Maddi manevi bütün nimetlerin hakkının verileceği yer dünya hayatıdır. O yüzden hayat nimeti israf edilince bütün nimetler israf edilmiş olur. Ömür nimetinin kadrini bilmek, her vaktin edebini gözetmek israfa düşmemek için en etkili tedbirdir. Nebevi ikaz konuyu en güzel şekilde özetlemektedir: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin: ölüm gelmeden önce hayatın, hastalık gelmeden önce sağlığın, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin.” (Buhârî, Rikak, 3)

Haddi aşmamak için

İnsan nisyan ile maluldür. Unutur hataya düşeriz. Nimetleri israf edip haddi aşabiliriz. Çare nedir? Çare, Rabbimizin rahmetinden ümit kesmemek, O’nun rahmetine, mağfiretine sığınmak, tövbe kapısından ayrılmamak, nimetlerin kadrini bilen istikamet ehli, tövbe ahlakıyla ahlaklanan salih müminlerle beraber olmak.

İsraf haddi aşmaksa tövbe haddini bilmektir. İsraf dinin sınırlarını muhafaza edememekse tövbe acziyet ve çaresizliğini itiraf etmektir. İsraf dünyanın süsüne aldanıp ahireti unutmaksa tövbe Hakk’a yönelip istikamet bulmaktır. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerinin yanında mücahede ettiğinden bahsedilen salih kulların yakarışıyla Rabbimize münacaat ediyoruz: “Onların sözleri ancak, ‘Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki israfımızı (taşkınlıklarımızı) bağışla ve ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl. Kâfirlere karşı bize yardım et’ demekten ibaretti.” (Âl-i İmrân, 147)