Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

İnşa edildiği günden bugüne Kâbe-i Muazzama, imanlı mecnun gönüllerin leylası olmuştur. Gönül toprağında bir hakikat çekirdeği bulunsun da kişi oraya meyletmesin, bu mümkün müdür?

Müberra dinimiz İslam’ın getirdiği her şeyde bir hikmet, incelik, zarafet ve güzellik mevcuttur. İslam, bir ebediyet dinidir. Her iki cihanın da mamur edilmesini murat eder. Cenab-ı Mevla’nın bütün emir ve yasakları dünya hayatının hakkıyla yaşanması ve böylece ahiretin mamur edilmesi içindir. Hac ibadeti de Rabbimizin müslümanlara farz kıldığı İslâm esaslarından biridir. Diğer esaslardan farklı olarak mali ve bedenî bir ibadettir. Herkese değil, zenginlere ve hac yolculuğuna güç yetirenlere farzdır.

Hac, belirlenmiş vakitte Arafat’ta bir miktar durmak, sonra da Kâbe-i Muazzama’yı usulüne göre tavaf ve ziyaret etmektir. Hem malımızın hem de bedenimizin bir şükrü olarak eda edilen hac; ırk, renk, sınıf ve lisan gözetmeksizin dünyanın her tarafından gelen müslümanları omuz omuza bir araya getiren, aralarındaki kardeşlik bağını kuvvetlendiren ilahi bir emir, kutsi bir vecibedir. Milyonlarca müslümanı affı ve mağfireti nihayetsiz olan Hak Teâlâ huzurunda tazim ve hürmetle kaynaştıran, acizliklerini idrak ettirip kul olma şuuruna erdiren, dünyevi ihtiraslardan kurtaran, günah ve kirlerden arındıran mübarek bir farizadır.

Hac; nur sütunlarının çevrelediği, iman surlarının sardığı Mekke-i Mükerreme’yi, Rabbimizin mukaddes beyti Kâbe-i Muazzama’yı, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin nazil olduğu o mübarek beldeleri, âlemlere rahmet olarak gönderilen Fahr-i Âlem (s.a.v) efendimizin teşrif ettiği toprakları ve onun şerefli ravzasının bulunduğu Medine-i Münevvere’yi, Âlemlerin Efendisi’nin hitabına mekân olan Arafat’ı, Müzdelife’yi, Safa ve Merve’yi ilahi bir aşkla tanımaya vesile olan bir ibadettir.

Hac, müminler için aynı zamanda bir cihat mesabesindedir. Zira bu mübarek yolculukta türlü meşakkat ve sıkıntılar vardır. Bütün bunlara katlanan, sabreden ve hatta Allah Teâlâ’nın rızası için bu meşakkatten manevi zevk alan kişi mücahit hükmündedir. Bu büyük ibadetin mükâfatı, günahlardan temizlenmektir.

Dünyanın her yerinden aşkla, muhabbetle, hasretle yola çıkan hacılar bir an önce Beytullah’a ulaşıp tavaf etmek, Arafat’ta vakfe yapmak, Müzdelife’deki Meş’ar-i Haram’da durup Mina’da şeytan taşlamak ve sonra yeniden yeryüzünün en mukaddes ve mübarek mescidine, banisi Hz. Âdem, yeniden inşa edenleri Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s) olan Kâbe-i Muazzama’ya kavuşmak için vakar, huzur, vecd ve istiğrak içinde bir muhabbet ırmağı misali Harem’in kalbine doğru akarlar. Bütün bu kutsi vazifeleri ifa ederken dilleri ve gönülleri tekbir ve telbiyelerle coşmuş; vücutları, yüzleri Harem’in ve Arafat’ın mübarek sıcağı ile yanmış; kalpleri aşk ve hasretle kavrulmuştur.

İnşa edildiği günden bugüne Kâbe-i Muazzama, imanlı mecnun gönüllerin leylası olmuştur. Gönül toprağında bir hakikat çekirdeği bulunsun da kişi oraya meyletmesin, bu mümkün müdür? Rahman’ın davetine kim koşmaz, Rahîm olan Yüce Mevla’nın konukluğuna kim can atmaz?

Gönüller burada cilalanır, ömürler burada tazelenir, günahlar burada temizlenir. Hayat burada başka bir manaya bürünür. Tatmayan bilmez, ölmeden evvel ölmenin sırrı burada tecelli eder. Nitekim Kevser havuzunun sahibi Fahr-i Âlem (s.a.v) buyurur:

“Hacceden kimseler Allah’ın heyetleridir. Allah onları davet etti, onlar da icabet ettiler. Onlar Allah’tan isteyince Allah da isteklerini verir.” (et-Terğîb ve’t-Terhîb, 2/180)

Artık Kâbe yollarına düşen, her adım başı “Lebbeyk” diyen bir hacının duası geri çevrilmez ve onun günahları suyun kirleri yıkayıp akıttığı gibi akıp gider. Üzerinde kul hakkı olmamak şartıyla anasından doğduğu gün gibi tertemiz olur.

Her müminin hac ibadetini ifa ettikten sonraki arzusu, Fahr-i Âlem’in (s.a.v) eşiğine varıp Ravza-i Mutahhara’ya yüz sürmek ve mescidinde namaz kılmaktır. Zira Medine-i Münevvere’de yapılan her amel diğer beldelerde yapılanlardan bin kat daha fazla mükâfat alır. Çünkü Fahr-i Âlem (s.a.v) oradadır ve Arş-ı Âlâ’dan nurlar oraya inmektedir. O mukaddes toprağı koklayan bir mümin, hayatında kokladığı en muazzam, en kıymetli kokuyu ciğerlerine çekmiştir. Orada edebe de çok dikkat etmek gerekir.

“Sakın terk-i edepten kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır buNazargâh-ı ilahidir makam-ı Mustafâ’dır bu”

Dünyada Âlemlerin Sultanı’nın (s.a.v) huzurunda bulunmaktan daha büyük bir saadet olamaz. Sultanlar Sultanı’nın beldesinin mübarek toprağını koklayanlara ne mutlu!

Rabbim bizlere hakiki manada ve rızasına uygun hac yapmayı nasip ve müyesser eylesin.

Razı olduğu kullarından olmak temennisiyle Rabbime emanet olunuz…