Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat demek, Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyenin bildirdiği, öğrettiği şekilde inanan ve yaşayan topluluk demektir. Bütün mesele, bu topluluğun içinde olmak ve kalmaktır. Zira ebedî kurtuluş vesilesi olan iman ve Allah Teâlâ’yı tanımak ancak böyle mümkündür.

Din, Cenab-ı Rabbülâlemîn’in kanunlarıdır. İnsanlara yaratılış gayesini, varoluş hikmetini bildirir. Allah Teâlâ’ya nasıl ibadet edeceklerini öğretir. Onları iyi işler yapmaya sevk eder; zararlı işlerden alıkoyar.

Din; imanla başlar, ibadetle olgunlaşır, ihsanla zirveye ulaşıp kemale erer. Biz bunu, meşhur Cibrîl (a.s) hadis-i şerifinden öğreniyoruz. Hz. Cebrail’in (a.s) Fahr-i Âlem’e (s.a.v) bizzat sorarak ve cevaplarını tasdik ederek telkin ettiği bu hadis-i şerif, yüce dinimizin temelini akıllarda kalıcı bir şekilde açıklamaktadır.

İman, inanılması gerekenlerin tamamıdır. Hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “Allah Teâlâ’ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, bütün hayır ve şerrin bir kaderle meydana geldiğine inanmak”tır.

İslam, yapılması ve sakınılması gereken şeyleri bildirirken yapılmasında serbestlik olan işlerin de hükümlerini içerir. Cenab-ı Hak’tan başka ilah bulunmadığına, Fahr-i Âlem’in (s.a.v) son peygamber olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek İslam dininin temel esaslarıdır. İhsan ise yapılması gerekenleri aşkla, şevkle, muhabbet ve ihlasla yapmaktır.

İman hayatı anlamlandırır. İnanmak, tam bir sadakat ile bağlanmak ve inancı uğruna bütün imkânlarını seferber etmek insanın varoluşunun bir gereğidir. Hayat; iman ve inkâr sarkacında sallanıp durur ve gün gelip sona erdiğinde, insan bu ikisinden hangisini tercih ettiğine göre hesaba çekilir.

Gerçekten iman ettiğini, yani İslam’ı kabul ederek müslüman olduğunu ifade eden bir kimse Allah Teâlâ’ya ve Resulüne (s.a.v) tam olarak teslim olmuştur. Onun hayatında inkâr diye bir kelime yoktur ve o bütün inkârcılarla maddi ve manevi olarak mücadele halindedir. Hak ile batıl mücadelesi denen bu harpte, bir mümin için yılmak, geriye dönüp kaçmak veya teslim olmak yoktur. O, ömür boyu devam edecek mücadelesinden asla vazgeçmez.

Akaid, imana nasıl kavuşacağımızı ve İslam’a nasıl teslim olacağımızı göstermesi bakımından bilinmesi öncelikli olan en temel ilimdir. Ondan uzaklaşmak, onu ihmal etmek veya ona yabancılaşmak; kulu inkârın ve inkârcıların batağına düşüreceğinden son derece tehlikelidir. İnkârcıların da maksadı budur. Çünkü kendi inancını öğrenemeyen nesillerin başka inançlara kapılması kaçınılmazdır. Nitekim bütün insanlarda ortak bir duygu olan inanma ihtiyacı asla boşluk kabul etmez. İnsanoğlu bir şeye inanma, teslim olma kabiliyeti ve hatta mecburiyeti ile yaratılmıştır. Bu duygu, inkârcılar için bile vazgeçilemez bir durumdur. Yani onlar da kendi inkârlarına inanmışlardır.

İslam akaidi, bir müslümana kâinatı ve hayatı sağlıklı olarak anlamlandırma imkânı sunar. Bu ilim olmadan kâinatın ve hayatın doğru bir biçimde tarif edilemeyeceği bilinmelidir.

Dinimiz İslam, Cenab-ı Hakk’ın bütün insanlar için seçtiği tek dindir. Son resulün gelişiyle tamamlanmış bulunduğuna göre onun akaidi de tamamlanmıştır. İnanmamız gereken bütün hususlar en ince ayrıntılarına kadar tespit edilip açıklanmıştır. Ehl-i sünnet alimlerimiz, itikadi kuralları toplayarak bize bildirmiş, birçok eser yazarak İslam âlemine sunmuştur. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat demek, Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyenin bildirdiği, öğrettiği şekilde inanan ve yaşayan topluluk demektir. Bütün mesele, bu topluluğun içinde olmak ve kalmaktır. Zira ebedî kurtuluş vesilesi olan iman ve Allah Teâlâ’yı tanımak ancak böyle mümkündür.

Nitekim Fahr-i Âlem (s.a.v) bir seferinde “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri hariç diğerleri cehennemde olacak” buyurur. Oradakiler hayretle “O kurtulacak fırka hangisidir ya Resulallah?” diye sorar. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur: (Benim ve ashabımın yolunda) cemaat olanlar, cemaat olanlar!” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, nr. 12479)) Bu kurtulan fırkaya, “Fırka-i Nâciye” denir. Diğer ismi Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’tir. Fahr-i Âlem (s.a.v) iman, ibadet, ahlak ve yaşantı olarak kurtuluşun cemaate tabi olmakta ve İslam’ı cemaat halinde yaşamakta olduğunu beyan etmiştir. Bu da ancak itikat ve ameldeki hak mezheplerden birine bağlı olarak gerçekleşir. Zira bu mezheplerin hedefi şahsi çıkar ve siyasi menfaat değildir. Sadece Allah Teâlâ’nın ve Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) muradını anlamak ve hakkıyla yaşamaktır.

Razı olduğu kullarından olmak temennisiyle Rabbime emanet olunuz…