Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

“Büyük bir velinin arkasından yürü ki bir gün nefsaniyet kuyusundan çıkıp manada bir sultan olasın.” Hz. Mevlânâ kuddise sırruhu

Fare ile deve

Günlerin birinde bir fareyle bir deve yolculuk yapıyordu. Küçücük fare, koskoca devenin yularını eline alıp caka satarak yürümeye başladı. Deve ise yumuşak tıyneti sebebiyle farenin bu haline ses etmeden arkasından yürüyordu. Fare kendi küçüklüğünü unuttu ve kendi kendine “Ben, develeri ardında sürükleyen ne büyük adammışım” diyerek gururlandı.

Derken bir nehrin kenarına geldiler. Nehri gören fare, olduğu yerde donakaldı. Onun kibirli halinin farkında olan deve de manidar bir şekilde: “Ey yol boyunca bana önderlik eden fare! Neden durakladın? Ne diye böyle şaşıp kaldın? Haydi, olanca yiğitliğinle nehre gir ki seni takip edeyim. Sen benim kılavuzum değil misin? Sen olmadan ben nasıl geçerim karşıya?” dedi.

Farenin gururundan eser kalmamıştı. “Arkadaşım görmez misin; bu suyun ucu bucağı yok. Pek de derin. Ya boğulur gidersem?” dedi. Deve, “Hele bakalım su korktuğun kadar derin miymiş?” diyerek nehrin içine bir adım attı. Ardından “Ey fare, su diz boyu kadarmış, bunda korkacak ne var?” dedi.

Fare dedi ki: “Nehir bana göre okyanus gibidir. Dizden dize fark vardır. Ey ulu deve! Su sana diz boyu ama, benim boyumu yüz arşın geçmektedir.”

Deve: “O halde bir daha gururlanıp terbiyesizlik etme. Haddini bil ki kibir ateşi ile canın yanmasın. Sana gösterilen hoşgörü ve müsamahaya kapılıp şımarma. Çünkü Allah Teâlâ, şımaranları sevmez! Sen git de kendin gibi farelerle boy ölçüş” dedi.

Fare yaptıklarına bin pişman oldu. Deveden özür diledi ve kendisini karşıya geçirmesi için yalvardı. Deve de onun haline acıyıp “Haydi çık sırtıma da geçireyim seni nehirden. Bu sudan geçmek de başkalarını geçirmek de benim işimdir. Ben senin gibi binlercesini geçiririm” dedi.

Hikâyedeki işaretler

Mesnevî’de anlatılan bu hikâyede fare, boyundan büyük işlere kalkışan ve cehaleti sebebiyle böbürlenen kişiyi; deve ise sabırlı, güngörmüş, kâmil insanı temsil etmektedir. Küçük farenin deveyi götürebilmesi gaflet ehline tanınan müddeti, farenin nehirle karşılaşması cahil kimselerin gerçekle yüzleşmesini, fareyi yutacak nehrin devenin dizlerine kadar gelmesi avamın aşılmaz gördüğü ve sonu olabilecek işlerin arifler nazarında suhuletle aşılabilmesini, devenin fareyi karşıya geçirmesi ise pişman olup kendi aczini kabul edenlere büyüklerin destek olacağını anlatır.

Hisse

Hz. Mevlânâ (k.s) bize kulların kendi hadlerini bilmelerini, Allah Teâlâ’nın mühlet vermesine aldanıp gurura ve kibre kapılmamalarını, Rablerine, peygamberlerine, alimlere ve büyüklerine karşı saygılı olmalarını öğütlemiştir. Çünkü gurur ve kibir insanı helak eden ve felakete sürükleyen en büyük hastalıklardandır. Şeytan da kibirlenerek yani kendini üstün görerek Allah Teâlâ’nın huzurundan kovulmuştur. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in birçok ayet-i kerimesinde bize şeytana ait ve son derece tehlikeli olan bu sıfatı yasaklamıştır. Kullarından tevazu sahibi olmalarını murat etmiştir. Bu sebeple insan Yüce Rabbini tazim etmeli, O’nun gönderdiği peygamberlere hürmet duymalıdır. Nitekim Firavun da Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği nimet ve imkânlara aldanarak O’na karşı gelmiş, gönderdiği peygamberi Hz. Musa’ya (a.s) uymaktan yüz çevirerek ve kibirlenerek rablik iddiasında bulunmuştur. (bkz. Nâziât, 24)

Kul kendi küçüklüğünü bilmeli, ariflerin mütevazı ve hoşgörülü davranışlarına aldanarak haddini aşmamalıdır.

Kul aynı zamanda Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) vârisi olan, onun yolunda rehberlik eden arif zatlara ve kâmil mürşidlere de saygılı olmalı ve kendi günahkâr ve aciz halini unutarak onlara karşı kibirlenmemelidir. Kendi küçüklüğünü bilmeli onların mütevazı ve hoşgörülü davranışlarına aldanarak haddini aşmamalıdır.

Nitekim bir hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Saçlarını İslam uğrunda ağartan ihtiyarlara, Kur’an’ı okumayı ve onunla amel etmeyi terk etmeyip ondaki sırları araştırmada haddi aşmayan alimlere, Kur’an ehline ve adaletle hareket eden idarecilere hürmet etmek, Allah’a hürmet ve tazim sayılır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 30)

Hikâyedeki bir diğer önemli husus da maddi ve manevi hayatımızda gerçekleşen başarıları kendimizden bilmemektir. Devenin ardından gelmesi farenin işi, kabiliyeti değildi ancak kendinden bildi. Bu kadar büyük iş karşısında da şaştı kaldı ve kibirlendi. Haddi aştı. Bunun gibi insan da bir işe muvaffak olduğunda o işin hakikatinde mutlaka Rabbinin tevfik ve inayetiyle gerçekleştiğini bilmelidir. Ayrıca ortaya çıkan başarıda görevlendirilmiş meleklerin desteği, salihlerin duası, din kardeşlerinin çabaları olabileceğini hatırdan çıkarmamalıdır. Böylece en az payın kendisinde olduğunu görecek ve gurura kapılmayacaktır.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî (k.s) ise bu hikâyenin peşinden bizlere şu tavsiyede bulunmuştur:

“Ey gafil insan! Mademki peygamber değilsin, ötelerden haber alamıyorsun, sana uyanlar da yok; bu yolda haddini bil, geri kal! Büyük bir velinin arkasından yürü ki bir gün nefsaniyet kuyusundan çıkıp manada bir sultan olasın. Mademki bir mana sultanı olamadın, hiç değilse sadık bir kul ol!”