Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

İnsan Tabiatının Hayat Suyu İman İle Namaz

> Yüce Mevla, insanın bütün hallerini temsil edecek fiillerle kendisine yönelmesini ilk insan Âdem aleyhisselamdan bu yana bütün peygamberlerine öğretmiş ve farz kılmıştır. O da hepimizin bildiği kıyamı, kıraati, rükûu, secdesiyle yerine getirilen namazdır. Böylece insanın daimî olarak kulluk şuuru üzere ve dengeli, huzurlu bir hayatı yaşayabilmesi temin edilmiştir. > Hepimiz fâni varlıklarız. Birçok zaafımız var. Bizi fâni kılan bir Bâkî’ye muhtacız; O’na iman edip güvenerek fâniliğin endi

İnsan tabiatının hayat suyu olarak tanımlanabilecek iman ile salat, et ve kemik gibi iç içedir. Cenab-ı Hak, iman ile salatı insanoğlunun tabiatına nasıl yerleştirdiğini Hz. İbrahim’in (a.s) hayatıyla bize çok açık bir şekilde bildirmiştir.

Göklerin ve yerin sahibi kim?

İbrahim (a.s) kıssasında zamanın hükümdarı, gördüğü bir rüya sebebiyle doğacak bir erkek çocuğunun halkın dinini değiştireceğine ve kendisini alaşağı edeceğine inanmıştı. Bunun için doğacak erkek çocuklarının öldürülmesi için kanun çıkardı. Gerçekten de devlet görevlileri doğan her erkek çocuğunu infaz ediyorlardı. Çocuğun annesi, yavrusunu koruyabilmek için onu bir mağarada doğurdu. Gizli gizli gidip gelerek onu büyütüyordu. Kocasına bile çocuğunun hayatta olduğunu bir müddet sonra haber verdi. Bu çocuk Hz. İbrahim (a.s) idi. Soruyordu:

— Sahibim kimdir? Annesi:— Benim. Çocuk:— Peki senin?— Baban.— Peki babamın?— Nemrud.— Peki Nemrud’un sahibi, Rabbi kimdir? diye sorunca annesi:— Sus, dedi. İbrahim (a.s) sustu.

İbrahim’in (a.s) annesi, aralarında geçen bu konuşmayı babaya haber verdi ve “Gördün mü? Halkın dinini değiştireceği söylenen çocuk, işte senin oğlundur!” diyerek sızlandı. Bunun üzerine babası mağaraya gelip çocuğuyla konuştu. Çocuk aynı soruları babasına da sordu. O da hanımının verdiği cevapları tekrarladı. “Nemrud’un sahibi, Rabbi kimdir?” sorusuna gelince sinirlendi ve oğluna bir tokat atıp “Sus!” dedi.

İbrahim’in (a.s) babası (bazı alimlerimize göre babası hükmünde amcası) Azer, Kral Nemrud’un en güvendiği adamlarındandı. Görevi de onun putlarına bakmaktı. Bundan dolayı oğlunun soruları onu ciddi anlamda endişelendirmişti.

Mağaradan ilk çıkış

İbrahim (a.s) olgunlaşıp mağaradan çıktığında kavmini inanç bakımından sapkınlık üzere bulmuştu. Kimileri insanı, kimileri putları kimileri de güneş, yıldızlar ve ayı ilah edinmişlerdi. Karanlığın içinden ortaya çıkan büyük bir yıldızı gördü. Kavmine sordu:

“(İnancınıza ve iddianıza göre) Bu (mudur) benim Rabbim (sahibim).” Bir müddet sonra yıldız gözden kaybolunca “Ben kaybolanları sevmem” dedi. Daha sonra ayla ilgili aynı sorgulamayı yaptı. Nihayet ışığıyla ve sıcaklığıyla her tarafı aydınlatan güneş doğdu. Onunla ilgili de benzer sorularına devam etti. İbrahim (a.s) her çocuğun ve gencin olağan kabul edilebilecek soru ve sorgulamaları üzerinden kavmini sorgulamaya sevk ediyor, batıl inançlarını çürütüyor, onlara bir iman ve hakikat dersi veriyordu. Bunların sonunda ise tevhid inancını şöyle açıklıyordu: “Ey kavmim! Ben sizin ortak koştuğunuz şu putlardan uzağım. Ben yüzümü, hanif olarak (kendisinin tek olduğunu bilerek) gökleri ve yeri yaratana döndürüyorum; ben asla O’na ortak koşanlardan değilim.” (bkz. En‘âm, 74-80)

Varlığın sahibini aramak ve O’na sığınmak fıtrata yerleştirilmiştir

Allah Teâlâ’nın vermiş olduğu aklın bir kanunudur: varlıkların hakikatini, onların sahibini tanımak ve kendisinin de sahibi olan Yüce Allah’ın varlığını kabul edip O’nun yardımını talep etmek, O’na sığınmak. İşte bunların birincisi iman, ikincisi salattır yani namazdır.

Namaz kelimesi Farsçadır ve kulluk etmek, dua ve yakarışta bulunmak anlamına gelir. Biz Arapça salat yerine daha çok namaz kelimesini kullanırız. Salat kelimesinin öznesi insan olduğunda manası şudur: muhtaç bir varlık olduğunu hissederek ihtiyacını gidermesi için insanın Allah Teâlâ’ya dua etmesi ve O’ndan yardım istemesi. “Allah Teâlâ’nın salat etmesi” gibi kelimenin öznesi Cenab-ı Allah olduğunda ise mana şöyle olur: Allah Teâlâ’nın, kullarının dua ve yardım isteklerini şefkatle karşılaması ve ihtiyaçlarını gidermesi.

Allah Teâlâ, “…Biz İbrahim’e (daha da yakin sahibi olması için) göklerin ve yerin hakimiyetini gösterdik….” (En‘âm, 75) ayetinde bildirildiği üzere göklerin ve yerin sahibi olarak, Hz. İbrahim’e (a.s) kendisini ve melekûtunu tanıma fırsatını lütfetmiştir. Her insana da belli ölçülerde bu fırsatı vermiştir. Nitekim bir ayette mealen “Kesinlikle biz ona (insana) doğru yolu gösterdik; dilerse şükredenlerden olur, dilerse reddedenlerden.” (İnsân, 3) buyurmuştur. Diğer bir ayette de mealen “Kur’an’ın gerçek olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar insanlara hem ufuklarda hem de kendilerinde bulunan delillerimizi göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 53) buyurulmaktadır.

İman ile salat birbirinden ayrılmaz

İnsanoğlunun huzuru yakalayabilmesi için kalbini gönül dünyasının hayat suyu olan iman ve salat, diğer bir ifadeyle yaratıcıya inanıp güvenme ve ihtiyaçlarını O’na arz edip dua etme ile sulamalıdır. Çünkü Yüce Rabbimiz huzura ulaşmayı sadece ve sadece kendisinin anılmasına bağlamıştır: “Dikkat edin! Sadece Allah’ın zikri ile kalpler huzur bulur.” (Ra‘d, 28)

Rabbine muhtaç olduğunu hissederek O’ndan yardım istemesi insanın temel özelliğidir. Bu, salat kelimesinin en temel manasıdır. Ama insan, günlük hayatın meşguliyetleri arasında bu temel özelliğinden gaflete düşebilir. Bunun için Yüce Mevla, insanın bütün hallerini temsil edecek fiillerle kendisine yönelmesini ilk insan Hz. Âdem’den (a.s) bu yana bütün peygamberlerine öğretmiş ve farz kılmıştır. O da hepimizin bildiği kıyamı, kıraati, rükûu, secdesiyle yerine getirilen salat/namazdır. Böylece insanın daimî olarak kulluk şuuru üzere ve dengeli, huzurlu bir hayatı yaşayabilmesi temin edilmiştir.

Hz. İbrahim’e (a.s) de bu namaz öğretilmiş ve her gün rükünleriyle salatını eda etmeye başlamıştı. Kendisine iman edenlerle birlikte günlük namazlarını kılarak Allah Teâlâ’nın razı olduğu bir hayat sürüyorlardı.

Günlük hayatın omurgası namaz

Kâinatın sahibi Yüce Mevla, günlük hayatın merkezine namazı yerleştirdiğini insanlığa tebliğ etmek için Hz. İbrahim (a.s) ve ailesini görevlendirdi.

Hz. İbrahim (a.s) henüz doğmuş olan kundaktaki oğlu İsmail (a.s) ile daha çok genç olan hanımı Hacer validemizi alarak yola çıktı. Yüce Mevla’nın vahyi ile yol alarak sonunda Mekke-i Mükerreme’ye ulaştı.

Mekke-i Mükerreme, o sıralar çölün orta yerinde ıpıssız bir yerdi. Hiç kimse yaşamıyordu. Kâbe’nin binası da yoktu. Hz. İbrahim (a.s), o merhametli peygamber değerli eşini ve kundaktaki yavrusunu çölün ortasında bırakıp geri döndü.

Hz. İbrahim (a.s) Hacer validemizden uzaklaştıktan sonra bir tepeciğin üzerine çıktı. Oradan Kâbe arsasının bulunduğu yeri görüyordu. Ama Hacer validemiz onu göremiyordu. İşte tam oradan henüz üzerinde Kâbe’nin bulunmadığı o arsaya yönelip Yüce Mevla’ya şöyle dua etti:

“Ey Rabbimiz! Neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harim’inin yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, bunu namazı ikame etmeleri için yaptım…” (İbrâhîm, 37).

Namazın ikame edilmesi demek; âdeta bir insan omurgası veya iskeleti gibi bir günlük hayatı, namaz ile ayağa kaldırmak demek, günlük hayattaki bütün fiilleri, onu merkeze alarak yapılandırmak demek.

Dinleyen her insanın gözlerini yaşartan, kalbine hüzün salan bu hadise, Hz. İbrahim (a.s), Hacer validemiz ve kundaktaki İsmail’in (a.s) yaşadığı bunca çile demek ki insanoğlunun günlük hayatının namaz ile ihya edilmesi içindi.

Namazın ikamesi için kurulan şehir: Mekke-i Mükerreme

Hacer validemiz, bebeği İsmail (a.s) ile çölün ortasında yapayalnız kalmışlardı. Azıkları da bitince bebeğinin hayatından endişe eden Hz. Hacer, su bulma ümidiyle o zamanlar küçük birer tepecik olan Safa ile Merve arasında koşturup su aradı. Yedinci seferinde Merve tepesinden bebeğinin yanına dönünce ayaklarını vurduğu yerden suyun çıktığını gördü. İşte bu zemzemdi.

Hacer validemiz bu suyun başındayken gelip geçenlerden oraya yerleşmek isteyenler oldu. Zemzemin etrafında zamanla küçük bir mahalle oluştu.

Daha sonra Hz. İbrahim (a.s), Allah Teâlâ’nın emriyle gelip oğlu Hz. İsmail (a.s) ile zemzem kuyusunun yanı başında arsası bulunan Kâbe-i Muazzama’yı inşa ettiler. Orada yerleşmiş olan insanlar, Hz. İbrahim’e (a.s) iman ettiler ve onunla birlikte Kâbe’ye yönelip namazlarını kıldılar. Şehir haline gelmeye başlayan Mekke-i Mükerreme’de günlük hayat, Allah’ın evi Kâbe ve ona yönelerek eda edilen namaz ile şekillendi.

Namazın ikamesi için istihdam ettiği Hacer validemizin fedakârlığına Allah Teâlâ o kadar değer verdi ki hac ve umre ibadetini yapan her müslümanı, bir anlamda Hacer validemizin ayak izlerini takip ederek Safa ile Merve arasında sa‘y etmekle mükellef tuttu.

Dinin direği namaz

Zaman su gibi aktı, yıllar yılları kovaladı. Hz. İbrahim’den sonra nice peygamber onun yolundan gitti. Nihayet Yüce Mevla, peygamberlerin sonuncusunu, Hz. İbrahim’in neslinden ve namazı ikame etmek için kurulmuş olan Mekke-i Mükerreme’den çıkardı: Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v).

Yüce Mevla, Resul-i Ekrem’e (s.a.v) şöyle söylemesini ferman buyurdu:

“(Resulüm!) De ki: Hiç şüphe yok ki Rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allah’ı bir bilerek yaşayan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden olmadı. (Resulüm!) De ki: Benim namazım, (diğer bütün) ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, hepsi Âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.” (En‘âm, 161-163)

Namazı gözünün nuru olarak tanımlayan Resulullah (s.a.v), “Namaz dinin direğidir; onu koruyan dinini korumuş olur, onu yıkan dinini yıkmış olur” (Tirmizî, İman, 8) ve “Namaz, cennetin anahtarıdır” (Tirmizî, Tahâret, 1) buyurdu.

Asr-ı saadetten beri Peygamber vârisi bütün alimler ve arifler, bir kul olarak Yüce Allah’a muhtaç olduklarını en derin bir şekilde hissederek daimî olarak O’na yalvarır halde yaşamışlardır. Salatın bu geniş anlamı, onların hayat tarzı olmuştur. Kıyam-kıraat-rükû-secde olarak tezahür eden ve vakitlerle farz kılınmış olan salatı da günlük hayatlarının merkezine yerleştirmişlerdir. Hele iftitah tekbiri getirerek bir namaza duruşları vardır ki sanki zaman durur, selam verinceye kadar gönüller manevi bir âleme açılır.

Hz. İbrahim’in (a.s) duası ile yazımızı tamamlayalım: “Rabbim! Beni ve zürriyetimden gelecekleri namazı ikame eden -dosdoğru kılanlardan- eyle! Rabbimiz, duamı kabul buyur.”

Namazın cemaatle kılınmasıNamaz, kalpteki kulluk şuurunun insan bedeniyle, organlarıyla ifade edilmesidir. Bu şuurun, fertlerin kalbinden çıkıp bütün toplumu sarması, şüphesiz cemaatle kılınmasıyla mümkündür. İslam’da bu anlamda günlük olarak topluca yerine getirilebilecek başka bir farz ibadet yoktur.Bir toplum düşününüz ki fertleri, yaratıcılarına bağlılıklarını arz etmek için günde beş kere bir araya geliyorlar ve secdelere kapanıp yalvarıyorlar; bu toplumdaki üstün vasıflar ve manevi gelişim nasıl olur? Başlarında Resul-i Ekrem (s.a.v) efendimizin bulunduğu asr-ı saadet toplumu böyle bir toplumdu. Daha sonraki dönemlerde ise ne zaman müslümanlar, bu kulluk şuuruna sahip çıkmış ve fiilî olarak ispat etmişlerse huzuru da elde etmişler; ne zaman da bu konuda gevşeklik göstermişlerse huzursuzluktan kurtulamamışlardır. Üstüne üstlük şifayı da başka taraflarda aramışlardır.Namazların camide cemaatle kılınmasının fazileti hakkında; bu namaza yirmi yedi kat sevap verildiğinden tutun, camiye giderken atılan her adım ile bir günahın silindiği, diğeriyle de bir sevabın yazıldığına kadar yüzlerce hadis vardır. (bkz. Buhârî, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 272.) İlgili ayet ve hadislerden hareketle meşru mazeretler hariç namazları camide cemaatle kılmanın Hanbelî mezhebinde farz-ı ayn, Şâfiî mezhebinde farz-ı kifaye ve Hanefî mezhebinin bir kısım müctehidlerine göre vacip, diğerlerine göre ise müekked sünnet olduğunu hatırlatmaya gerek bile yok sanırım. O halde ezanlara, cemaate kayıtsız kalmayayım. Namazlarımızı daima cemaatle kılmaya büyük özen gösterelim.