Kur’an-ı Kerim
İman Salih Amele Sevk Eder
Allah için sevmek, Allah için kızmak, ihlas, samimiyet, merhamet, huşu, hasbilik ve hüsnüzan gibi ruhi davranışlar insanı Cenab-ı Allah’ın rızasına ulaştıran salih amellerdir.
Cenab-ı Allah insanı kendisine kulluk etmesi için yaratmıştır. İnsanın en önemli ve güncel vazifesi budur. Bu vazife en öz ifadesiyle iman etmek ve bu imanın gereği olarak salih amel işlemektir. İman Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere, ezcümle Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Cenab-ı Allah’tan getirdiği her şeye hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde, derin bir ikrar ile gönülden inanmak demektir.
Yapısı itibariyle iman, insanı amele yani davranışa sevk etmek ister. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de çoğunlukla “iman edenler ve salih amel işleyenler” ifadesi geçer. İman Allah Teâlâ’nın sevdiği ve razı olduğu davranışlara insanı ulaştıran olmazsa olmaz vasıtadır. İman olmadan yapılan iyiliklerin Yüce Allah katında geçerliliğinin olmadığı Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilir: “Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir fayda göremezler. İşte bu, derin bir sapkınlıktır.” (İbrâhîm, 18) Salih amel, imanla etle tırnak gibidir.
Zahirî ve bâtıni ibadetler
İmandan doğan salih amellerin bir kısmı dışarıdan görülebilen birtakım davranışlardan oluşur. Mesela namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek, umre yapmak, itikâfa girmek, kurban kesmek, yetimlere kol kanat germek, sıla-i rahim yapmak vb. bu tür amellerdendir. Bazı İslam alimleri bu tür amellere görünen ve gözlemlenebilen anlamında zahirî ameller adını vermişlerdir. Amel-i salih denince insanların aklına genelde bu tür güzel davranışlar gelir. Bunların her biri imandan doğan ve şartlarına uygun bir şekilde ifa edildiğinde imanı besleyip güçlendiren emirlerdir.
Bir de bâtıni ameller vardır ki bunlar da yine imandan doğar ve en az zahirî ameller kadar önem taşır. Bu ameller insanın benliğinde gelişen ve gerçekleşen manevi aksiyonlardır. Bu davranışlar yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz zahirî amellerin Allah Teâlâ katındaki geçerliliğinin de belirleyicisidir. Mesela bir namazı kılmadan, bir umreyi yapmadan, bir kurbanı kesmeden, bir zekâtı vermeden önce insanın taşıdığı niyet, o kimsenin benliğinde ve ruhunun derinliklerinde gerçekleşmiş bir ameldir ve şu saydığımız ibadetlerin Yüce Allah katındaki makbuliyetinin mihenk taşıdır. Denilebilir ki salih niyet, salih amelin çekirdeğidir. Niyet istikametini kaybettiğinde, riya ve süm‘a (duyulma) gayesi niyete egemen olduğunda zahirî ameller Yüce Allah katındaki makbuliyetini kaybeder. Çünkü riya ve süm‘a salih amelin katilidir.
Manevi bir davranış biçimi olarak niyet o kadar önemlidir ve başlı başına öyle bir salih ameldir ki insan bazen samimiyetle niyet ettiği bir hayrı şartlar elvermediği için gerçekleştirme imkânı bulamayabilir. Fakat kalbinde taşıdığı temiz duygular ve iyi niyetler sebebiyle âdeta o hayrı işlemiş gibi Yüce Allah’ın katında sevap kazanır.
Bir ibadeti eda etmeden önce insanın taşıdığı niyet, o kimsenin benliğinde ve ruhunun derinliklerinde gerçekleşmiş bir ameldir.
Kalbi sürekli kontrol etmeli
Dolayısıyla mümin, görünen ve gözlemlenebilen davranışlarına önem verdiği gibi aklındaki düşüncelerin ve kalbindeki duyguların da Cenab-ı Allah’ın rızasına uygun olup olmadığını kontrol etmeli, ruhunda kökleşen ve bir karakter özelliği haline gelen her duygu ve düşüncenin, kendisi için bir sevap ya da vebal olduğunu bilmelidir. Mesela Allah için sevmek, Allah için kızmak, ihlas, samimiyet, merhamet, huşu, hasbilik ve hüsnüzan gibi ruhi davranışlar insanı Cenab-ı Allah’ın rızasına ulaştıran salih amellerdir. Öte yandan haset, kin, nefret, öfke, riya, katı kalplilik ve suizan gibi duygular ise insanı Yüce Allah’ın gazabına sevk eden fasit amellerdir. Bundan sebep bir müslümanın duygu ve fikir dünyasını gözetim altında tutması, Yüce Allah’ın, kendisine şah damarından bile daha yakın olduğunu, kendisinin iç sesini bile duyduğunu, düşünce, duygu ve niyetlerini bildiğini hissetmesi ve bunun sonucu olarak O’nun razı olmadığı duygu ve fikirlerden ruhunu tasfiye, O’nun razı olduğu duygu ve fikirlerle de ruhunu takviye etmesi boynunun borcudur. Bu tasfiye ve takviye dünya ve ahiret mutluluğunu beraberinde getirecek, cennet ve cemale vesile olacaktır, inşallah.