Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

> “Sen Kur’an-ı Kerim’in sana açılmayan manasını nefsine uyarak kendi hevan ile tevil etmeye kalkışıyorsun. Asıl sen kendini tevil et (kalbini temizleyip nefsini terbiye ederek kendini değiştir).” Hz. Mevlânâ kuddise sırruhu > Bir hayvanın idrarı bir çukurda birikmişti. Sonra bir saman çöpü idrarın üzerine düştü. Oradan geçen bir sinek bu saman çöpünün üstüne kondu. Saman çöpü yavaş yavaş hareket ediyordu. Sinek etrafını seyretmeye başladı. Ardından da bir gemi kaptanı gibi başını yukarı d

Hikâyedeki işaretler

Mesnevî’de geçen bu temsilî hikâyedeki sinek, azıcık ilmi olan, büyük alimleri beğenmeyen, kendi heva ve hevesine göre Kur’an-ı Kerim’i batıl bir şekilde tevil etmeye kalkışan cahil kimseyi, idrar birikintisi onun vehim ve kuruntularını, saman çöpü de onun bozuk ve asılsız tevil ve düşüncelerini temsil etmektedir.

Hisse

Mevlânâ Celaleddin Rûmî (k.s) hazretleri birkaç kitap okuyup da zerre nispetindeki zahirî ilmi ile kibir ve gurura kapılanlara benzersiz bir ders verir. Hele hele Kur’an-ı Kerim’i kendi kafasına göre asılsız tevil etmeye kalkışan kimseyi idrar birikintisinde kendisini kaptanıderya sanan kibirli ve haddini bilmeyen bir sineğe benzetmesi ibretliktir. Bu teşbihte batıl düşünce ve yorumların idrar gibi necis, saman çöpü gibi değersiz, hak ve hakikatten uzak olduğuna işaret eder. Bütün dünyaya kucak açan, engin bir şefkat insanı olarak bilinen büyük veli, Kur’an’ın, sünnetin ve adabın muhafazasında âdeta aslan kesilmektedir.

Hazret, hikâyenin öncesinde bu kişiye şöyle seslenir:

“Sen Kur’an-ı Kerim’in sana açılmayan manasını nefsine uyarak kendi hevan ile tevil etmeye kalkışıyorsun. Asıl sen kendini tevil et (kalbini temizleyip nefsini terbiye ederek kendini değiştir).” Ardından da sineğin benlik ve kibir şarabı ile sarhoşluk içinde mest olduğunu, bu sebeple zerre iken kendisini güneş zannettiğini anlatır. Doğan kuşunun övüldüğünü işittiğinde kendini zamanının zümrüdüankası görmesi gibi bir teşbih daha kullanarak bu halin tuhaflığını akıllara nakşeder. Sonunda sözü asıl meseleye getirir:

“Şayet sinek kendi isteği ile saplandığı bu batıl tevilinden vazgeçerse baht onu hüma (devlet) kuşu yapar. Bu ibret gözüne sahip olan kimse sinek değildir. Onun ruhu surete bağlanıp kalmaya da layık değildir.”

Alimlerimizin asırlar süren fedakârlıklarıyla belli bir usul ve disiplin içinde bizlere büyük bir ilmî miras kalmıştır. Bu ilimleri tahsil etmenin yolu güvenilir alimlerden okumuş kimselerin yanında diz kırmak, onların sohbetlerinde bulunmak ve eserlerini okumaktadır. Ehl-i sünnet alimlerinin akaid, fıkıh, hadis, tefsir ve tasavvuf ilimlerinde ortaya koyduğu devasa mirası beğenmeyip yüz çeviren, kendi aklıyla dolayısıyla nefsiyle İslam’ın temel kaynaklarını yorumlayan kişiler büyük bir yanlış içindedir. Zira bunu yapabilmek için yeteri kadar zahirî ve manevi bir ilme sahip değillerdir. Bu işin ehli olan hakiki alim ve arif olan zatlarla, müctehid imam ve kâmil mürşidlerle kendilerini bir tutmamak gerekir. Özellikle Allah Teâlâ’nın zahirî ve bâtıni ilme sahip kıldığı alim ve arif kullarına karşı tevazu ile bakmak, onların yüksek mertebelerine saygı duymak elzemdir. Onların ruhları yüce makamlara yükselerek bir doğan gibi mana ve hikmet kuşlarını avlar. Sultan katında önemli bir konuma sahiptirler. Sinek gibi azıcık bir su veya idrar birikintisinde kendilerini mahir bir kaptanıderya zannetmezler.

Büyükler tevazu ile yücelerden inip kulların arasına girerek onlara faydalı olmaya çalışırlar. Cahil ve haddini bilmeyen kimseler ise düşük seviyedeki ilmine bakarak kendilerini bir şey zannederler, kendileri sapıttıkları gibi başkalarını da doğru yoldan saptırırlar.

O halde insan haddini bilmeli, ilim ehline ve ariflere karşı tevazu sahibi olmalıdır.

Nitekim Hz. Mevlânâ (k.s) şöyle demiştir:

“Nefsini alçak gören kişi ne mutludur! Dağ gibi kendini üstün gören kişinin de vay haline! Birer manevi hastalık olan gaflet ve kibir gibi kötü huylar ölümün ve onunla bununla didişmenin kimyası, yani sebebidir. Bu kötü huylar insanı manen öldürür de o kişi, artık Hakk’ı ve hakikati aramaz olur.”