Ayın Konusu
Hayat Dengemiz Sünnet-i Seniyye
İslam dininin birinci esası Kur’an-ı Kerim’dir. İkinci esası ise sünnet-i seniyyedir. İslam Kur’an ve sünnet ile bir bütündür. Sünnet olmadan Kur’an anlaşılmaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de her hüküm açıkça zikredilmemiştir. Bunların birbirinden ayrılması imkânsızdır.
İslam, “Bana göre” diyenlerin dediği gibi değil, olduğu ve geldiği gibidir. Allah Teâlâ’nın gönderdiği, Hz. Cebrail’in (a.s) getirdiği, Hz. Resulullah’ın (s.a.v) anlatıp tebliğ ettiği, ashabın (r.anhüm) anlayıp yaşadığı, müctehid imamların yazıp tedvin ettiği gibidir.
Kur’an-ı Kerim, içi faydalı ilaçlarla dolu bir şifa eczanesidir. Allah Resulü (s.a.v) ise bu faydalı ilaçları hastalıklarına göre insanlara tarif ve tavsiye eden uzman bir hekimdir. Zira insanlar çeşit çeşittir. Hastalıkları ayrı ayrıdır. Bu nedenle o, ümmetine terbiye ve talimde farklı usuller telkin etmiştir. Kur’an’ı yaşayarak açıklamış, sünnet dediğimiz söz ve fiilleriyle onun hüküm ve hikmetlerini beyan etmiş ve Allah Teâlâ’ya giden yolda rehberlik yapmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak mealen şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! İşte Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet (olan Kur’an) gelmiştir.” (Yûnus, 57)
Görüldüğü üzere Rabbimizin gönderdiği bu kitap gönlümüze can veren âb-ı hayattır. Onun diriltici mesajları kalp ve ruha can verir, aklı ve duyguları uyanık kılar. Maddi ve manevi dertlerimizin dermanıdır. Yaralı gönlümüze şifalı bir merhemdir.
İslam’ın ikinci esası
İslam dininin birinci esası Kur’an-ı Kerim’dir. İkinci esası ise sünnet-i seniyyedir. İslam Kur’an ve sünnet ile bir bütündür. Sünnet olmadan Kur’an anlaşılmaz. Bunların birbirinden ayrılması imkânsızdır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de her hüküm açıkça zikredilmemiştir. Hak Teâlâ, bu hükümlerin tafsilini, açıklamasını ve nasıl tatbik edileceği hususunu elçisi Hz. Peygamber’e (s.a.v) havale etmiştir. Bu yüzden Resul-i Ekrem’in (s.a.v) sünneti Kur’an’daki kapalı kalan konuları açıklayan niteliktedir. Bu husus şu ayet-i kerimede açıkça bildirilmektedir:
“...(Ey peygamber,) insanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik.” (Nahl, 44)
“Peygamber size ne emir verirse tutun, her neyi de yasaklarsa ondan uzak durun.” (Haşr, 7)
Haddizatında Hz. Resulullah’ın (s.a.v) bütün söz ve davranışları Kur’an’a göre idi, açıklamaları da bir vahye dayanıyordu. Kur’an-ı Kerim’de mealen “O kendi hevasından konuşmaz. Onun konuşması kendisine indirilmiş bir vahiyden ibarettir” (Necm, 3-4) buyrulmuştur. O hiçbir zaman Kur’an’a muhalif bir şey demedi ve yapmadı. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin (rah.) ifadesiyle, “Allah’ın Resulü, Allah’ın kitabına muhalefet etmez; Allah’ın kitabına muhalefet eden de peygamber olamaz.”
Sünnet nedir?
Sünnet; kavlî, fiilî ve takrirî olmak üzere üç kısma ayrılır:
1. Kavlî sünnet, Hz. Nebi’nin (s.a.v) bir konu hakkında sözle beyan buyurduğu şeylerdir.
2. Fiilî sünnet, Hz. Peygamber’in (s.a.v) bizatihi yaptığı işlerdir.
3. Takrirî sünnet, Hz. Peygamber’in (s.a.v) bir işi görüp engellememesi veya yapılan bir davranışı hoş görmesi ya da tasvip etmesidir.
Kur’an-ı Kerim’in ayetleri gayet açık bir biçimde Allah Resulü sallallahu aleyhi veselleme itaat etmeyi, ona tabi olmayı, emirlerine uymayı, yasaklarından kaçınmayı, onu rehber edinmeyi emretmiştir.
Bu çerçevede Hz. Peygamber’in (s.a.v) söz ve fiillerinin sözlü rivayetleri hadis, uygulanagelen söz ve filleri de sünnet adını almıştır. Genel olarak sünnet birkaç ana başlık altında sınıflandırılmıştır:
1. Sünnet-i hüda, Hz. Peygamber’in (s.a.v) ibadet olarak yaptıklarıdır. Bu, yerine getirilmesi dinî bir emir ve gereklilik olan sünnetlerdir. Bunu terk eden kimse kerahet işlemiş olur.
2. Sünnet-i zevaid, Hz. Peygamber’in (s.a.v) ibadet olarak değil de âdet olarak yaptığı şeylerdir. Zevaid sünnetleri yapmamak mekruh değildir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) yeme içme, oturma, kalkma tarzı vb. bu kapsama girer. Esasen bu fiiller dinî mükellefiyet çerçevesinde değildir. Bununla birlikte bir kişi, Resulullah’a (s.a.v) mutabaat için yaparsa sevap kazanır. Terk ederse kınanmaz.
Sünnete ittiba
Kur’an-ı Kerim’in ayetleri gayet açık bir biçimde Allah Resulü’ne (s.a.v) itaat etmeyi, ona tabi olmayı, emirlerine uymayı, yasaklarından kaçınmayı, onu rehber edinmeyi ve onu örnek almayı emretmiştir.
“Peygamber size ne emir verirse tutun, her neyi de yasaklarsa ondan uzak durun!..” (Haşr, 7)
İrbâd b. Sâriye’nin (r.a) nakline göre bir gün Resulullah (s.a.v) ashabına namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok manidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri “Ey Allah’ın Resulü! Sanki bu bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?” dedi. Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Size, Allah’a karşı takvalı olmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hulefâ-yi Râşidîn’in yolunu hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bidattir, her bidat de dalalet ve sapıklıktır.” (Müslim, Cuma, 13)
Ashabın sünnete mutabaatı
Kur’an’ın nüzulüne şahit olmuş sahabe nesli, tüm müşküllerini Resulullah’a (s.a.v) müracaat ederek hallederlerdi. Vefatından sonra da onun sünnetine başvurmak suretiyle meselelerine çözüm getirirlerdi. Zira onlar, vahyi getirip tebliğ edene uymadıkça, Kur’an’ı onun gibi yorumlamadıkça itaatin ve mutabaatın gerçekleşmeyeceğini biliyorlardı. Bu yüzden Hz. Peygamber’in (s.a.v) sözlerini pürdikkat dinlerlerdi, onun davranışlarını takip ederlerdi. Böylece hayatlarını en ince teferruatına kadar Resulullah’ın (s.a.v) söz ve fiillerine uyarak tanzim ederlerdi. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…’” (Âl-i İmrân, 31) mealindeki ayetin kendilerinden ne istediğini çok iyi takdir ediyorlardı. İşte bu sebepledir ki Abdullah b. Ömer (r.a) kendisine gelip:
“Allah’ı sevmenin alametlerinden biri de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme ahlak, fiil, emir ve sünnetlerinde tabi olmaktır.”Zünnûn el-Mısrî kuddise sırruhu
— Biz hazar (mukim) namazı ile havf namazını Kur’an’da buluyoruz, fakat sefer namazını Kur’an’da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu, diyen birini pek haklı olarak:
— Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah Teâlâ bize Muhammed’i (s.a.v) peygamber olarak gönderdi. Biz Muhammed’i (s.a.v) neyi, nasıl yaparken görmüşsek onu öylece yaparız, diye uyardı.
İlk halife Hz. Ebû Bekir (r.a), nineye mirastan pay verip vermeme meselesinde, “Senin lehine ne Kur'an'da ne de sünnette bir hüküm biliyorum” dedi. Ardından da konuya dair Hz. Nebi’nin (s.a.v) herhangi bir beyanı veya uygulamasının varlığını sahabeye sordu. Resulullah’ın (s.a.v) nineye mirastan altıda bir pay verdiği iki sahabi tarafından açıklanınca hemen aynı hükmü uyguladı.
Görüldüğü üzere sahabenin hayat ölçüleri, Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetiydi. Bu yüzden savunmaları ve izahları hep Kur’an ve sünnetten delil göstermek şeklindeydi. Hayatlarını Kur’an ve sünnete göre ayarlamışlardı.
Kur’an’da geçiyor mu?
İmrân b. Husayn (r.a), bir konuşmasında şefaat konusunu anlatıyordu. Bunun üzerine yanında bulunanlardan biri kendisine,
— Ey Ebû Nüceyd! Siz bize bazı hadisler naklediyorsunuz ama biz bunlar için Kur’an-ı Kerim’de bir asıl ve dayanak bulamıyoruz, deyince İmrân, soruyu soran kişiye kızdı. Bundan sonra aralarında şu konuşma geçti:
— Sen Kur’an’ı okudun mu?
— Evet, okudum!
— Peki, Kur’an-ı Kerim’de yatsı namazının farzının dört rekât, akşam namazının üç rekât, sabah namazının iki rekât, öğle namazının dört rekât, ikindi namazının da dört rekât olduğunu gördün mü?
— Hayır!
— Peki, siz bunları kimden öğrendiniz? Sizler namazların rekâtlarının böyle olduğunu bizden, biz de onu Resul-i Ekrem’den (s.a.v) öğrenmedik mi, dedi ve ekledi:
— Acaba siz, Kur’an-ı Kerim’de her kırk koyun için bir koyunun, her şu kadar deve için şu miktarda ve şu kadar para için şu miktarda zekât verilmesi gerektiğine dair bir açıklama gördünüz mü?
— Hayır!
— Bunları kimden öğrendiniz? Siz bunları bizden öğrenmediniz mi? Biz de Resulullah’tan (s.a.v) öğrenmedik mi? Sizler Kur’an-ı Kerim’de “Beyt-i Atîk’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler!” (Hac, 29) emrini görüp okuyorsunuz. Pekâlâ, Kur’an’da “Kâbe’yi yedi defa tavaf ediniz, sonra Makam-ı İbrahim’in arkasında namaz kılınız” diye bir açıklama bulabiliyor musunuz? Siz, Allah Teâlâ’nın yüce kitabında “Resul size neyi emrettiyse onu yapın, neyi yasakladıysa ondan da kaçının!” (Haşr, 8) buyruğunu işitmediniz mi?
İmrân (r.a), bunları anlattıktan sonra şöyle dedi:
— Biz Resulullah’tan (s.a.v) hakkında sizin bilgi sahibi olmadığınız daha pek çok şey öğrendik.
Ulema ve evliyanın sünnete verdiği önem
Allah dostları olan veliler ve peygamber vârisi olan alimler Kur’an ve sünnete çok ihtimam gösterirlerdi. Bir ellerinde Kur’an, diğerinde ise hadis vardı. Dahası bunları emanet bilerek muhafaza ederlerdi.
Sufi taifesinin önderi olarak nitelenen Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) şöyle demiştir: “Kim Kur’an’ı ezberlemez, hadisi yazmazsa bu konuda (tasavvufta) ona uyulmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz Kur’an ve sünnetle kayıtlıdır.”
Zünnûn el-Mısrî (k.s) ise şöyle demiştir: “Allah’ı sevmenin alametlerinden biri de Hz. Peygamber’e (s.a.v) ahlak, fiil, emir ve sünnetlerinde tabi olmaktır.”
Büyük veli Şah-ı Nakşibend (k.s) de şöyle demiştir: “Bizim yolumuz Resulullah’ın (s.a.v) sünnetine uymak ve ashab-ı kiramın hallerine bakmaktır ki Urvetü’l-vüska’ya çıkar. Bunun için bu yolda az bir amel büyük fütuhata, neticelere sebep olur. Sünnete uymak çok büyük bir iştir.”
“Yarın (ahirette) insana faydası olacak olan, bu şeriatın sahibi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme tabi olmaktır.”İmâm-ı Rabbânî kuddise sırruhu
Büyük veli Şah-ı Nakşibend (k.s) de şöyle demiştir: “Bizim yolumuz Resulullah’ın (s.a.v) sünnetine uymak ve ashab-ı kiramın hallerine bakmaktır ki Urvetü’l-vüska’ya çıkar. Bunun için bu yolda az bir amel büyük fütuhata, neticelere sebep olur. Sünnete uymak çok büyük bir iştir.”
Yazımızı Serhend Güneşi İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretlerinin bir sözüyle tamamlayalım: “Yarın (ahirette) insana faydası olacak olan, bu şeriatın sahibi Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) tabi olmaktır. O halde haller ve vecdler, ilimler ve marifetler, işaretler ve rumuzlar ancak Hz. Peygamber’in (s.a.v) yoluna uygun biçimde yaşanırsa güzeldir. Aksi ise ilahi rahmetten mahrumiyet ve felakete sürüklenmekten başka bir şey değildir. O halde size düşen Resulullah’a (s.a.v) ve raşid halifelere (r.anhüm) tabi olmak ve onun şeriatına söz, amel ve itikat açısından muhalefet etmemektir. Çünkü ona tabi olmak bolluktur, berekettir. Dinin emirlerine aykırı hareket etmek ise nasipsizlik, uğursuzluk ve helak olmaktır.”