Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

O razı olduktan sonra her yer bir nevi cennettir. O razı olmazsa her yer mümin için âdeta cehennemdir.

Padişahın Doğanı

Bir gün padişahın av için eğitilmiş doğan kuşu, saraydan kaçtı ve yaşlı bir kadının kulübesine girdi. O sırada çocuklarına bulamaç yapmak için un eleyen ihtiyar kadın bu güzel kuşu gördü. Hemen onu tutup bağladı ve “Zavallı kuş! Ehil olmayan kimseler sana bakamamışlar; kanatların fazla büyümüş, tırnakların pek uzamış. Onların eli seni hasta eder, ananın yanına gel de seni iyileştirsin” diyerek doğanın kanatlarını kısaltıp tırnaklarını kesti ve yemesi için önüne saman koydu.

Padişah, o gün saraydan kaçan doğan kuşunu aradı. Nihayet akşamüzeri kadının kulübesine geldi. Doğanı zavallı halde görünce çok üzüldü. “Bu başına gelen bize karşı yaptığının cezasıdır! Bizi terk edip nasıl kaçarsın?” dedi. Doğan kuşu kaçtığına derinden pişman oldu. Padişahın büyüklüğünü, sarayın güzelliğini anladı. Kanatlarını padişaha sürerek hal dili ile özür diledi.

Hikâyedeki işaretler

Hz. Mevlânâ’nın (k.s) Mesnevî’sinde anlattığı bu hikâyede doğan hakikat yolunun yolcusu olan mümini, saray cenneti, yaşlı kadının kulübesi cehennemi, yaşlı kadın dünyaya davet eden şeytan ve dünya ehlini, kadının doğanın kanadını kısaltıp tırnağını kesmesi de cahil ve gafil kimselerin kula verdiği çeşitli zararları temsil etmektedir. Doğanın saraydan kaçıp kadının kulübesine gitmesi Hak Teâlâ’nın ihsanına mazhar olan ve kâmil mürşid vesilesiyle nefsini terbiye etme gayretine giren dervişin, Allah Teâlâ’nın lütuflarından kaçıp cezası olan cehenneme doğru gitmesi manasındadır. Doğanın nedametle özür dilemesi ise mümin kulun dünya hayatını ve isyanı tercih ettiği için pişman olup tövbe etmesini anlatır.

Hisse

Eskiden padişahlar, eğitilmiş doğanı ava götürürdü. Doğan, av boyunca padişahın kolunda dururdu. Padişah avı görünce doğanı üzerine gönderir, kuş avı yakalayarak padişaha getirirdi. Doğanın bu hizmetine karşılık padişah da ona bir parça et verirdi. Doğan, padişaha ait olduğu için özel ilgi görür ve bakımları için sarayda tutulurdu.

Hikâyede doğanın padişaha yakın olup çeşitli nimetler içinde rahat bir hayat sürerken yaşlı kadının kulübesine kaçması gibi Allah Teâlâ’nın sayısız nimetine gark olmuş mümin kullar da cennetten yani cennete vesile olan amel ve meclislerden kaçarak dünyaya dalabilir, cehennemi hak edebilir. Halbuki kulun Rabbinin verdiği nimetlere şükrederek O’nun rızasına ve cennetine talip olması gerekir. Sonu cehennem olan dünya hayatının süsüne aldanmaması elzemdir. Dünya lezzetlerine ve şehvetlere davet eden ise hiç şüphesiz insanın apaçık düşmanı olan şeytan, ehl-i dünya, cahil ve gafil insanlar ve insanın terbiye olmamış nefsidir. Kul şeytanın şerrinden Rabbine sığınmalı, kötülerden uzak durmalı ve nefsine uymamalıdır. Bunun için de salihlerden ve salih amellerden ayrılmamalıdır.

“Ey oğul! Dünya nedir bilir misin? Kadınlar, oğullar, mallar, şan, şöhret, liderlik, eğlence ve oyun gibi seni Hak Sübhânehû’dan uzaklaştıran ve O’na ulaşmanı engelleyen her şey ‘dünya’dır. Boş şeylerle meşgul olmak da dünyanın tanımına dahildir.”

Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyrulmaktadır:

“Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 14)

Bu ayet-i celilede Rabbü’l-âlemîn, dünyadaki nimetlerinin insan için geçimlik olup, asıl varılacak güzel yerin ise ahiret yurdu olduğunu haber vermiştir. Mümin kula düşen vazife, fâni dünyanın süsüne aldanmamak, Allah Teâlâ’nın rızasını ve ahireti tercih etmektir. Müminin tek derdi Rabbinin rızası olmalıdır. Çünkü ayette de belirtildiği üzere Allah’ın rızası en büyüktür (bkz. Tevbe, 72). O razı olduktan sonra her yer bir nevi cennettir. O razı olmazsa her yer mümin için âdeta cehennemdir.

Dünya imtihan yeridir. Mümin dünyada nasibini ve ihtiyaç kadarını alarak kimseye muhtaç olmaz ve Rabbinin rızasını kazanmak için çabalar. O’nun verdiği nimetleri daima hatırlayarak vefa gösterir, O’na şükreder, nankörlük etmez. Üstelik ahirette Rabbinin ona vadettiği cennet hayatı, sahip olacağı geçici dünya nimetlerinden kat kat daha güzel, hayırlı ve ebedîdir. Akıllı insan, dünya hayatının geçici süsüne aldanmaz. Nitekim Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de nefsini hevasına (kötü arzularına) tabi kılan ve Allah’tan (sadece) dileklerde bulunup durandır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25)

İmâm-ı Rabbânî (k.s) hazretleri dünyayı şöyle tarif etmiştir:

“Ey oğul! Dünya nedir bilir misin? Kadınlar, oğullar, mallar, şan, şöhret, liderlik, eğlence ve oyun gibi seni Hak Sübhânehû’dan uzaklaştıran ve O’na ulaşmanı engelleyen her şey ‘dünya’dır. Boş şeylerle meşgul olmak da dünyanın tanımına dahildir.” (73. Mektup)

Allah Teâlâ bizi dünyadan nasibini alan, haddi aşmayan, aldanmayan kullarından eylesin. Salihlerden ve salih amellerden ayırmasın.