Serlevha
En Kudsi Veladet
Veladetiyle kâinata nur, huzur ve sürur getiren; âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) yeryüzünü teşrif eylediği rebiülevvel ayına ulaştık. Yüce Rabbimiz’e sonsuz hamd ve senalar olsun. En yüce şefaat hakkına sahip olan, ümmetine karşı son derece merhametli; onların sıkıntıya düşmesi kendisine pek ağır gelen, rahmet ve şefkat membaı Habîb-i Kibriyâ’ya salat ve selam olsun.
Allah Teâlâ Kurân-ı Kerim'de mealen şöyle buyurmuştur:
“Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır ve güç gelir. Size çok düşkündür. Müminlere karşı çok şefkatli ve çok bağışlayıcıdır.” (Tevbe, 128)
Hz. Âdem’in (a.s) esmayı bildiren irfan dersleri, Hz. İdris’in (a.s) semavi sırlara dair malumatı, Hz. Nuh’un (a.s) yeryüzünü küfürden temizleyen tufanı Fahr-i Kâinat’ı (s.a.v) muştuladı. Hz. Hud’un (a.s) inkâr yurtlarını altüst eden boraları, Hz. Salih’in (a.s) azgınlık yuvalarını kökünden sarsan zelzeleleri, Hz. İbrahim’in (a.s) ateşi gül bahçesine çeviren tevekkül ve itimadı onu haber verdi. Hz. İsmail’in (a.s) boynunu uzatan itaati, Hz. Yusuf’un (a.s) mehtapları solduran nuru, Hz. Eyyüb’ün (a.s) derin sabrı, Hz. Şuayb’ın (a.s) gönülleri saran hitabeti, Hz. Musa’nın (a.s) saltanat yıkan ve denizden yol açan mucizeleri, Hz. Hızır’ın (a.s) ledünni ilmi onu işaret etti. Hz. Davud’un (a.s) tatlı sedası, Hz. Süleyman’ın (a.s) emsalsiz sultanlığı, Hz. Yunus’un (a.s) zikirleri, Hz. İsa’nın (a.s) cansızlara hayat veren nefesi, hülasa her tecelli, nebiler sultanı Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v) müjdeledi.
O (s.a.v) dünyayı teşrif etmeden önce yeryüzünü küfür bulutları kaplamıştı. Zulüm ve her çeşit dalalet hüküm sürmekteydi. Şerefli Mekke şehrine müşrikler çöreklenmişti. Mukaddes Kâbe’nin dört bir yanı irili ufaklı putlarla doldurulmuştu. İman kaybolmuş, vicdanlar yaralanmış, zulüm yüceltilmiş, edep ayıplanmıştı. En şerefli olması gereken insanlık envai çeşit ahlaksızlıkla günbegün daha da çirkinleşiyordu.
Zihinler felçliydi. Ne hakiki mabuda ibadet kalmıştı ne mabede gelen bir abid. Bu feci ahvalle kıvranan insanlık, imdadına koşacak o kurtarıcıyı beklemekteydi.
Cenab-ı Allah’ın bir vaadi vardı. İsa Peygamber’in (a.s) diliyle onu Ahmed (s.a.v) diye müjdelemişti. Elbette O’nun lütfu âdemoğluna bir kere daha ve tüm ihtişamıyla tecelli edecek, beşeriyetin çilesi dolacaktı. Fısk u fücur zulmetiyle kararmış yaşlı dünyaya aydınlık günleri getirmeye Fahr-i Âlem (s.a.v) gelecekti.
Ve işte o gece, resullerin serdarı Fahr-ı Cihan (s.a.v) efendimiz 571 yılı, rebiülevvel ayının on ikinci gecesi Mekke-i Mükerreme’yi teşrif etti. Büyük dedesi Haşim’in evinde, önce Kureyş’e sonra bütün insanlığa çok yüce bir devlet bahşetti. Henüz tan yeri ağarmamıştı lakin Mekke ufuklarında doğan Âfitâb-ı Kureyş (s.a.v) ile kâinat nurlandı.
Öyle mukaddes bir veladet… Resullerin efendisi, kâinatın baş tacı, hakikat semalarının rahmet damlası, beşeriyet bahçesinin kemal meyvesi, dünya ve ahiret yurdunun sönmez güneşi, nübüvvet zincirinin son halkası, Rabbülâlemîn’in insanoğluna en büyük lütfu, âlemlere rahmet Fahr-i Âlem’in (s.a.v) arz üzerindeki küfür alametlerini mahveden veladeti… O mukaddes gece vaki olan mucizeleri gören yahudi bilginlerini “İsrailoğullarından peygamberlik gitti” diye kederlendiren bir veladet…
İki Cihan Güneşi’nin (s.a.v) gelişine, dedesi Abdülmuttalib öyle sevindi ki en sevdiği oğlu Abdullah’ın hüznünü dahi unuttu. Bir ziyafet tertip ederek Kureyş’in ileri gelenlerini çağırdı. Misafirlerine torununun doğumunu haber verip ona Muhammed (s.a.v) ismini verdiğini açıkladı. Bu mübarek isim Abdülmuttalib’in soyundan kimsede yoktu. Kendisine bu ismi tercih edişinin sebebi sorulduğunda şu cevabı verdi: “Onu göktekilerin ve yerdekilerin çok öveceğini umuyorum, bu sebeple ona bu adı veriyorum.”
Rabbim bizi göktekilerin ve yerdekilerin çokça övdüğü Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) yolu üzere sabit ve daim kılsın. Bu mübarek vakitler hürmetine bizi onun yüce şefaatine nail eylesin. Âmin.
Razı olduğu kullarından olmak temennisiyle Rabbime emanet olunuz…