Asr-ı Saadetten İzler
Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin Dostu Ebû Bekir Sıddık Radıyallahu Anhu
“Mescide açılan bütün (hususi) kapılar kapansın, sadece Ebû Bekir’inki açık kalsın! Ben, Ebû Bekir’in kapısının üzerinde bir nur görüyorum…” (Buhârî, Ashâbü’n-nebî, 3)
Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a) Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) aziz dostu, sahabe-i kiramın en faziletlisi, sıddıkların öncüsü, velilerin serveriydi. Lakabı “Güzel, soylu, eski” gibi manaları ihtiva eden Atîk’ti. Allah yolunda bütün mal varlığını infak ettiği ve zühdünden eski elbiseler giydiği için ona “Zü’l-hilâl”, çok müşfik ve merhamet sahibi olduğu için de “Evvâh” denilmekteydi.
Resulullah Efendimiz’e (s.a.v) iman ve itaatte bir an dahi tereddüt etmedi. O en sadık dosttu. Bunun için Nebi Efendimiz (s.a.v) onun makamının Sıddık olduğunu bildirmiştir. Ensab ilminde ciddi derecede vukufu vardı. Onun bu vasfı Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) kabileler ile kolayca hukuk kurmasına ve ilişkileri geliştirmesine olanak sağlıyordu. Hira’dan doğan nurdan en ziyade nasibini alan Hz. Ebû Bekir’di (r.a). O nurun aşkı ile yetiştirdiği kızı Hz. Aişe (r.anha) de Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) ezvac-ı tahiratındandı. O, Resulullah Efendimiz’in (s.a.v) mağara arkadaşı idi. Bu hikmetten dolayı “yâr-ı gâr (mağara dostu)” ifadesiyle anılmıştır. Resul-i Ekrem (s.a.v) onu, “Üzülme, Allah bizimledir” (Tevbe, 40) diye teselli etti. Hz. Ebû Bekir (r.a) efendimizin sağlığında annesi, babası ve bütün çocukları müslüman olarak Resulullah Efendimiz’e (s.a.v) biat etti.
Resulullah Efendimiz (s.a.v) hastalandığında namazı Hz. Ebû Bekir’in (r.a) kıldırmasını istedi. Resulullah Efendimiz (s.a.v), gittikçe yaklaşan vefat anı dolayısıyla da şöyle buyurdu: “Mescide açılan bütün (hususi) kapılar kapansın, sadece Ebû Bekir’inki açık kalsın! Ben, Ebû Bekir’in kapısının üzerinde bir nur görüyorum…” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 3). Onun faziletleri ciltlere sığmayacak kadar çoktur.
Sahabiler onu şöyle vasıflamıştır: “Allah Ebû Bekir’e rahmet etsin. Kur’an’ı kıraat eden, batıla meyletmekten uzak duran, kötülükleri terk eden, hoşa gitmeyen şeyleri nehyedendi. Dinini gayet iyi tanıyan, Allah’tan korkan, geceleri namaz kılıp gündüzleri oruç tutan, dünyanın şerrinden kurtulan, insanlara adaletli davranmakta azimli olan, hasenatı emreden ve yapandı. Her durumda Allah’a şükreden, sabah akşam Allah’ı zikreden biriydi. Umuma faydalı şeyler için kendini istihdam eden bir zattı. Takvada, az ile kanaat etmede, dünyaya bağlanmamada, iffetli yaşamada, iyilikte ve ihtiyatlı davranmada, zühd ve kanaatte refiklerinin en üstünü ve en olgunuydu. Allah onu kötüleyen kimseye kıyamet gününe kadar lanet etsin.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, 10/221)
Hz. Ömer (r.a) Hz. Ebû Bekir’in (r.a) cenazesinde hıçkırarak ağlamış ve şöyle demiştir: “Ey Ebû Bekir! Resulullah’a öyle ittiba ettin ki yerini doldurmanın mümkün olmayacağı bir çığır açtın…” Hz. Ali (r.a) de yine onun hakkında “Ebû Bekir, hiçbir rüzgârın tesir edemediği bir dağ gibidir” buyurmuştur.
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a) efendimizin methi sadedinde şöyle buyurdular: “O Ebû Bekir Sıddık’tı. Allah Teâlâ, Sıddıkiyet makamını ilk olarak Ebû Bekir Sıddık (r.a) efendimize verdi. Şah-ı Hazne Allah Teâlâ’ya her daim kendisini Sıddıklardan yazması için dua ederdi. Bu tarikat-ı aliyye, Nakşibendi’dir. Bu tarikatın piri Ebû Bekir Sıddık’tır. O sadakatiyle yol aldı. Mademki bu tarikatın piri odur, bizim de sadık olmamız lazım ki bu tarikattan menfaat görelim…”
Allah Teâlâ bizleri şefaat, himmet ve bereketlerinden mahrum eylemesin. Âmin.