Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Dr. Mehmet Osman Kurtkan Kapıcıoğlu: İnsanlar Günün Gerçekleriyle İlgileniyor

> Bu kadar savaş, pandemi, deprem, darbe, ekonomik kriz gibi büyük sorunları yaşayan bir halkın şu anda yine dayanışma gösteriyor olması bence çok kıymetli. Yani bu ekonomideki durgunluğun, resesyonun, sosyal hayatta da tam olarak oturduğunu ben kendi adıma söyleyemiyorum. > > **Dr. Mehmet Osman Kurtkan Kapıcıoğlu** 1963 yılında Ankara’da doğdu. Aslen Sinop Gerzelidir. Öğrenim hayatını Ankara’da tamamladı. Yüksel lisans ve doktorasını Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde e

~Hocam toplumda ekonomik sıkıntılar var. Bunun yanında psikolojik ve sosyal anlamda da insanlar epey gergin. Herkes kendisine ve çevresine yoğunlaşmış durumda. Büyük tabloyu konuşmaya ihtiyaç var. Koronavirüs salgınından sonra toparlanılamadığını görüyoruz dünyaca. Önce salgın, hemen o yılların peşine Rusya-Ukrayna savaşı denk geldi. Küresel ekonomik kriz oldu. Bu kriz devam ederken Gazze’de büyük bir zulüm meydana geldi. Ve insanlık bu bunalım sarmalından çıkamadı. Bu durumu dünya insanları ve toplumumuz açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

~Pandemiyle birlikte insanların mevcut duruma uyum sağlama çabası birkaç boyutta tezahür etti. Bir, ölüm korkusu. Sürekli ölümü çağrıştıran görseller kullanılıyordu. İki, hastalığın kalıcı etkileri üzerinden bir telaş oluşturma. Riskler ve tedavinin zorluğu noktasında da insanlar arasında umutsuzluğa doğru, ne yapacağını bilememeye doğru bir panik havası yayıldı.

~Belirsizlik ve kaygı ortamı çok yüksek seviyelere ulaştı.

~Evet, bunun da bana göre üç ana ayağı var. Bir, ölümle direkt yüzleşme; iki, çaresini nasıl bulacağız sorusu; üç, bunun ileriye yönelik etkilerini nasıl değerlendireceğimiz. Ekonomik, sosyal olarak vesaire… Bunların üçü birden yaşandı. İnsanlar ölmek istemiyor, tedavi bulmaları gerekiyor, ekonomik olarak nasıl bir geleceğin onu beklediği konusunda da kaygılanıyor. Bunların hepsini birden yaşamaya başlayınca içeride parçalanmalar oldu. Ülkeler de bunlarla ilgili tedbirlerini alırken oldukça zorlandılar. Çünkü insanların kaygı ve beklenti düzeyleri farklılaşınca, senin sürdüğün çözüm önerilerinin vatandaşta bulduğu karşılık da dünya ölçeğinde farklılaşmaya başladı. Yani bir yandan tedavi üzerine devasa bir yatırım var, bir yandan diğer ülkelerdeki görüntüler, virüsün yayılma hızının korkunçluğu veriliyor. Bu arada dezenformasyonlar dolaşıyor. Bir kısım da “Bu hastalığı abartıyorlar” filan diyor. Sonra aşı tartışmaları da gündeme geliyor. Bu durumda birey duygusal çöküntüler yaşıyor. Gelecek korkusu, kaygısı had safhaya çıkıyor.

Sosyal ve ekonomik olarak bu süreci iki ana alanda inceleyelim. Bir kırılma yaşandı. Gelecekle ilgili değerlendirme çabasına girdi vatandaş. Ülkeler de birlikte hareket etmek durumunda kaldılar. Çünkü bir yerde aşı bulunduğu zaman başka ülkeler de almak istiyor, mecburen iş birliğine gitmeniz gerekiyor. Birtakım tedbirler almanız gerekiyor. Bir de bunun ekonomik sonuçları gündeme geldi. Sonradan savaş senaryoları başladı. “Dünya yok oluşa mı gidiyor?” noktasına geldik. Şimdi böyle bir tabloya kendinizi inandırmaya başlarsanız dağa çekilmek istersiniz. Yani küçük bir yerde münzevi bir hayata dönmek gayet mantıklı gelebilir. Bunlar ciddi derecede sosyal ve ekonomik hayatı dejenere etti.

Ayrıca bireyselleşme de başladı. Herkes bireysel çözümlere yöneldi. Herkesin elinde telefon var, herkes haberleri izliyor, devletin icraatlerini takip ediyor vesaire bir yandan da kendi çözüm yollarını bulmaya çalışıyor. Sonuçta insanlar çözüm olarak kendilerini soyutlamaya doğru gitti. Öte yandan bir araya gelmek mikrobun yayılmasını önlemek için tavsiye edilmiyordu. O tıbbi bir konu, davranış bilimleriyle ilgili değil. Uzmanlık alanımız olmadığı için girmeyelim oraya. Sosyal olarak baktığımız zaman her şeyde bireyselleşme başladı. Yani dinî hayatta bile bireyselleşme. İnsanlar bir araya gelmek istememeye, bir araya gelmekte zorlanmaya başladı. Bireysel olarak yaşamak, biraz daha konforlu geldi. İnsan, evinde uzun süre kapalı kaldı zaten, baktı biraz da onun rahatlığı var.

~İnsanın insana tahammülü de pek kalmadı.

~Tahammül etmeye başlayınca bir anda kendiyle onun arasında tercih yapma durumuna gelmeye başladı. “Bana bulaşırsa” korkusundan tut da “Ben bunun yükünü nasıl kaldıracağım?” ekonomik endişesine kadar bunların hepsi yaşandı.

Bireyselleşme başlayınca herkes bireysel hayatın kendi ekonomik koşullarını oluşturma yoluna gitti kanaatimce. Herkes meşru yahut meşru olmayan çeşitli yatırım araçlarına yöneldi. Borsaya, altına, taşınır-taşınmaz varlıklara bakmaya başladı. Birlikte iş yapma noktasında ciddi anlamda endişeler oluştu. Çünkü “Ne olacak?” sorusu var. Ürün gelmiyor ki yurt dışından, bütün yerler kapalı. Ne yapacaksın? Kendine döneceksin, kendini idame ettireceksin ileriye doğru. O zaman ekonomi de böyle bir duruma doğru evrildi. Şöyle bir şey daha oldu bir iki sene sonra benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, o ilk şoktan sonra tablo bu kadar ağır görünmüyordu. Özellikle genç jenerasyonda 2022’den sonra “normalleşme” düşüncesi kuvvetlendi. Zaten onların uyum sağlama yetenekleri bizden daha fazla diye düşünüyorum.

~Evet, tam normalleşmeye dönerken de Rusya-Ukrayna savaşı başladı. İnsanlar salgın döneminin stresini atacak, biraz rahatlayacak, kendine gelecek, belki toplumsal olarak ferahlayacak derken ikinci bir krizle karşılaştı. Onun hemen peşine enflasyon geldi.

~Tabii. Çünkü birlikte hareket ediyor sonuçta ekonomiler. Hâlâ Çin’den ürünlerin gelmesinde birtakım lojistik problemler devam ediyor. Bir de bu Rusya-Ukrayna savaşı başladı. Savaşın farklı yüzleri ortaya çıktı. Bu şu anda ilk baştaki gibi hissedilmiyor ama bir kesimin çok ciddi ekonomik problemle karşılaştığını da gördük dünyada ve Türkiye’de. Türkiye de bu gerçeklerden ciddi anlamda etkilendi.

~Türkiye’de buna bir de deprem eklendi. Sadece salgın, sadece savaş, sadece ekonomik kriz, sadece deprem bile çok büyük birer travmadır. Bunların hepsi üst üste geldi. İnsanlar bu baskının üstesinden nasıl gelecek, Türkiye özelinde ve dünya genelinde?

~Deprem bölgesinde akrabalarımız vardı. Bütün geçmişlerimize Allah Teâlâ rahmet eylesin. Hakikaten Rabbim muhafaza buyursun tekrarından. Çok büyük bir deprem ve sonuçları da tabii çok büyük. Ekonomi üzerinde ve sosyal hayat üzerinde derin etkileri var. Ben yeni ziyaret ettim. İnsanlar henüz travmayı atlatmış değiller. Mesela konuştuğumuz zaman, kullanılan dil de değişiyor. Kullanılan dilde artık umuttan ve ileriye yönelik söylemlerden çok günün gerçeğiyle ilgili söylemlerde artma var. Bence bu çok önemli. Yani insanlar ileriye yönelik bir davranış geliştirme noktasında tedbirli davranıyor. Sosyal hayata baktığınız zaman birey şu anda yatırımını yapmıyor; duruyor, bekliyor. Duruyor çünkü doğrudan bu travmalar ona şunu yaşatıyor. Diyor ki “Şu anda bekle, şu anda kendi günlük hayatını idame ettir, fazla açılma.” Şimdi bu davranış, hani bizi ilgilendiren, belki sohbetimizde, beni daha çok ilgilendiren kısım. İnsanoğlunun bu davranışa doğru ilerliyor olması tabii iyi bir şey değil.

~Bu bir ekonomik resesyonun ötesinde çok büyük bir sosyal resesyona, krize yol açabilir mi?

~Şimdi burada bir pencere açayım yalnız. Bu kadar savaş, pandemi, deprem, darbe, ekonomik kriz gibi büyük sorunları yaşayan bir halkın şu anda yine dayanışma gösteriyor olması bence çok kıymetli. Yani bu ekonomideki durgunluğun, resesyonun, sosyal hayatta da tam olarak oturduğunu ben kendi adıma söyleyemiyorum.

~Eyvallah hocam. Bizim  toplumumuzun büyük testlerden geçtiğini ve sosyal olarak hâlâ iyi durumda olduğunu söylediniz. Gerçekten hakkı teslim etmek lazım. Aziz milletimiz büyük travmaları büyük bir olgunlukla atlattı. Bu konuda milletimize güvenebiliriz, her türlü riske rağmen. Peki, dünya toplumlarına milletimize güvendiğimiz kadar güvenebilir miyiz?

~Sorunu iki şekilde anladım. Güvenir misiniz onlara sorusu ile onlar atlatabilir mi sorusu bence ikiye ayrılıyor. Güvenebilir miyiz noktasında, İsrail’in yaptığı soykırıma dünyadan çok beklemediğimiz tepkiler gördük. Ta Amerika’dan Çin’e kadar, üniversitelerde; hatta bir ara Filistin şarkılarını hep onlar söyledi, biz söylemedik mesela onlar kadar. Adamlar çıktılar yollara, sokaklara değil mi? Stadyumlara doldular. Şimdi böyle bir tablo var. Bunu bir tarafa koyalım bence. Bu bana şunu gösteriyor, insanlığın bazı konularda bu şekilde tepki vermesi bana iyi geldi, öyle diyeyim, bana iyi hissettirdi.

~Bir ümit ışığı var diyorsunuz.

~Evet, evet. İyi geldi bana. Şimdi atlatabilir mi konusu ayrı bir konu. Yani bu travmayı atlatabilir mi? Bizim gördüğümüz, benim yaşıtlarımın gördüğü; atlatamayacağı yönündedir genelde. Bizdeki veriler öyledir. Niye? Zorluğa dayanamazlar, sistemler var çünkü. Sistem bozulunca ne yapacağını şaşırıyor. Böyle bir bilgimiz var, buna dayanamazlar, zor dayanırlar, bizim gibi şerbetli değiller diyebiliriz.

Burada şöyle özel bir değerlendirmem daha var. Kıta Avrupası, İngiltere, kısmen dahil bu dediklerime. Mesela Almanya hâlâ lokomotif. Fransa, Belçika, Hollanda vb. kendi çaplarında çabalıyor. Kıta Avrupası benim gördüğüm kadarıyla bazı gelenekleri sürdürebilme kapasitesine sahip. Amerika’yı saf dışı bırakıyorum burada. Amerika’nın iki üç asırlık tarihiyle beraber tekrar sıkıntıya düşmesi çok daha mümkün, atlatamaz ancak iki dünya savaşı geçirmiş Kıta Avrupası’nın böyle bir riske dayanabileceğini düşünüyorum.

~Teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun.

~Cümlemizden. Allah sizden de razı olsun.