Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Doç. Dr. Ahmet Murat Özel: Hedefimiz, Allah Teâlâ’nın Rızasını Kazanmak

Zikir, kapıyı ısrarla çalan el gibi, demiri ısrarla döven çekiç gibi, kayayı ısrarla yalayan dalga gibi, er ya da geç netice verir.

~Müslümanların kafası çok karışık hocam. İki mümin bir konuda anlaşamaz hale geldik. Aynı evde anne farklı düşünüyor, baba farklı düşünüyor, çocuk farklı düşünüyor. Herkes de kendi fikirlerine çok güveniyor. Bu kafa karışıklığını neye bağlıyorsunuz?

~Geleneksel ilişki ağları çözüldü, yeni ilişki ağları belirdi. Bu yeni ilişki ağlarının bir kısmı da ağ gibi gözükmekten uzak. Mesela sosyal medyadaki ilişkiler bir ağa dönüşüyor mu, çok şüpheli. Orada bir ilişki varsa da bu, yüz yüze gerçekleşen ilişkinin yerini tutacak, bize sosyal doygunluk sağlayacak cinsten değil.

Mesele şu ki aile artık eski aile değil. Çünkü ailedeki geleneksel roller değişti. Keza akrabalığı artık geniş bir dayanışma havuzu, hazır bulduğumuz bir şebeke gibi algılamıyoruz. Özellikle büyük şehirlerde, akrabalık hemen ihmal edilebilir bir eski zaman yüküne dönüşüyor. Dolayısıyla eski ilişki ağları çözülürken, yerine yenisini koyamamaktan kaynaklanan bir basınç alanı var. Hayatın ritmi içinde çok önemli bir enstrümanı, bir dişliyi, hatta belki öz suyunu çekip alıyorsunuz ve yerine bir şey koyamıyorsunuz. Bunun fertlerin üzerinde doğuracağı baskıyı ölçmek mi istiyoruz? İşte sizin sorunuzdaki sorunlara bakarak ölçebiliriz.

Burada bence bizi ilgilendiren soru, bu dönüşümü okuyabiliyor muyuz? Geleneksel düzenin ilkelerinden vazgeçmeden, anne babalık ve evlatlık rollerinin özüne dair ilkeleri atlamadan, sevmeyi, saymayı, yardımlaşmayı, destek olmayı bırakmadan yeni ilişki biçimlerini öğrenmemiz gerekebilir. Kısaca, aile içindeki anlaşmazlıkların bu ilkelere dair mi olduğuna, yoksa ilişki kalıplarının değişimine bağlı olarak tali konulara mı dair olduğuna bakmak gerekiyor. Babanın sözünün emir olduğu monarşik bir aile düzeninde ısrar etmek için toplumun da monarşiyle yönetiliyor olması gerekir. Yoksa aile içindeki bu monarşi ısrarı meşruiyetini nereden alacak? Toplumda kimsenin tanımadığı veya benimsenip saygı görmeyen bir düzeni sizin evde uygulamanız, evlatlar açısından sizin meşruiyetinizi tartışmaya açar.

Ben ilişkiler hakkında karamsar değilim sanırım. Müminlerin hâlâ geniş topluluklar, vakıflar, cemaatler kurabilmeleri, bireyin son derece atomize olup kendisini yalıttığı bir çağda, bana ümit veriyor.

~Bizim aklımızı, kalbimizi durultan, dinginleştiren nedir? Biz müminler nasıl aklen ve kalben huzura erebiliriz?

~Sufilerin vahdet-i kusud dedikleri bir şey var. Amaçları bire düşürmek, iç dünyayı toparlamak, dağınıklıktan kurtulmak. Dünya, sufilere göre biraz da bu dağınıklığın (ya da kesretin ve çokluğun) dekoru. Eğer bu dağınıklığa teslim olursak biz de dağılırız. Ariflerin bize öğrettiği şey, amaçlarımızı teke düşürmek, bir tek hedefe odaklanmak, böylece dağınıklıkla hakikatli biçimde baş etmek. Hakikatli biçimde dedim, çünkü bugün modern popüler psikoloji ve kişisel gelişim literatürü de odaklanmayla, dikkat dağınıklığıyla ya da farklı gündemlerin arasında dağılıp un ufak olan iç dünyamızla ilgili konuşuyorlar. Ama onların önerileri çoğu kez sorunun temeline odaklanmaktan ziyade, sorunun çevresinde dolanmaktan ibaret. Dünyayı tanımlarken, başka ve aşkın bir dünyaya, dünyanın yorumlanmasını sağlayacak bir kerteriz noktasına atıfta bulunmuyorlar. Dünyanın kendisini bu haliyle, bütün duygusallığı ve maddiliğiyle, kendisinden başka bir anlamın mecrası değilmiş gibi ele alıyorlar. Bu bakımdan kişisel gelişimcilerin öğütleri çoğu kez narsisizmi ve benmerkezciliği besliyor.

Oysa sufilerin öğütleri, dünyayı anlamak için başka ve aşkın bir dünyayı referans almaktan besleniyor. Böylece bu dünya bir aynaya ya da bir yazıya dönüşüyor. Yazının kendisi anlam değildir, anlamın aracısıdır. Aynanın kendisi gösterdiği değildir, ayna bir mecradır. Bu okumanın doğurduğu sonuç, bu dünyayı ondaki anlamı takip ederek yaşamak ya da bu dünyaya bakarken aynayla meşgul olmak yerine onda yansıyan ilahi isimleri, fiilleri, sıfatları yani tecellileri takip etmek şeklinde oluyor.

Bu yaklaşım bize dünyanın fâni olduğunu, aynanın kırılacağını, yazının silineceğini hatırlatıyor sürekli. Ama kırılmayan ve silinmeyen bir şey veya şeylerin olduğunu da hatırlatıyor. İşte şimdi dikkatimizi toplamaya, böylece iç dünyamızı düzene sokmaya ve hedefi bire düşürmeye başladık.

Hedefimiz, Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak. Onun kurduğu düzeni, onun istediği biçimde anlayıp yorumlayarak, bu düzene onun istediği biçimde katılarak, düzenin bir parçası olmak. Düzenlenmek.

Buna en kestirmeden götüren eylem de zikirdir. Kalpler ancak zikirle itminan bulup yatışır, buyuruluyor. Çünkü zikir, kapıyı ısrarla çalan el gibi, demiri ısrarla döven çekiç gibi, kayayı ısrarla yalayan dalga gibi, er ya da geç netice verir. Önce iç dünyamızda oluşturduğu yankı, ardından iç dünyamızın gerçek sesi haline gelmesi sayesinde, tek sesli, tek hedefli, düzenlenmiş bir iç dünyaya ulaşabiliriz.

~Bu çağda yaşıyoruz ve daha da yaşayacağız. Pratik olarak, günlük hayatımıza dair ipuçlarıyla bir mümin hayatını nasıl güzelleştirebilir?

~Bu konuda nasihat edebilecek bir kimse değilim. Ama bir temenniler silsilesi olarak kabul edilmek şartıyla bazı şeyler söyleyebilirim.

Güzelleştirmekten bahsediyor soru. Bunun benim zihnimdeki teatileri, maddi olmaktan ziyade manevi. Yani bir hayatı güzelleştirmek, güzellik mefhumunun kendisinin manevi olması gibi manevi müdahaleler, manevi katkılarla mümkün. Bunun doğrudan refahla, zenginlikle, lüksle ilgisi yok. Hatta bazen tam tersine, bu maddiyat çemberi, hayatın güzelleşmesini önleyebiliyor.

Mümin, hayatını mümince yaşarsa bütünlük ve doygunluk yaşayabilir. Böylece kafasıyla, kalbiyle gündelik hayatı arasında bağlantı ve örtüşme yaşar. Bu örtüşmeden mahrumiyet onu arafa sürükler. Bir de bakmışız, aklıyla kalbi, kalbiyle hayatı arasındaki mesafe açılmış, ortaya şizofrenik bir parçalanma çıkmış. Bunun bizi mutsuz kılacağını düşünüyorum. Yani arada kalmak, bu çağın nevrozunun başlıca sebeplerinden biri, belki de birincisi. Sadece dünyevilik peşinde olmak, dürtülerin, hırsların ve nefsani zevklerin beşiğinde sallanmak, arada kalmak değildir mesela. Böyle birinin de içsel bütünlük anlamındaki saadet olmasa da neşe anlamındaki mutluluğu elde etmesi mümkündür. Batıda seküler ve zengin bir hayatın içinde, mutlu ve dingin bir hayat yaşayan milyonlar var. Bu neşe mümkündür. Ama arada kalmak mutsuzluğun sebebidir. Eğer bir insan, dünyanın gidişatıyla ilgili, ölümle ilgili, hayatla ilgili temel bazı sorularını uyuşturmamışsa bu sorular onu kaçınılmaz olarak krize yani mutsuzluğa götürecektir. Mümin de inandığı gibi yaşamıyorsa mutsuz olmaya mahkûmdur. İnandığı gibi yaşamayıp mutsuz değilse inancıyla ilgili temel bir sorun vardır. Aslında inancını çoktan kaybetmiş ama bunun farkına varmamış olabilir. Allah Teâlâ muhafaza buyursun.

Hayatı güzelleştirmek, manevi müdahaleler, manevi katkılarla mümkün.

Sünnet-i seniyyeye tabi olmak, ahlak ve maneviyat geleneğimizin öğütlerine kulak vermek, özellikle bu çağın doğurduğu maddiyatçı dünyanın vahşiliğiyle baş etmek için kanaat, rıza, muhabbet, zühd, rikkat gibi donanımlara sahip olmak bizi dirençli, bağışık kılacaktır, inşallah.