Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Müttaki, salih ve kânitîn zatlar insanlık hali bazı ayıplara düşseler dahi kınamaya maruz kalmakla birlikte yine de affedilirler.

İsmail Fakîrullah hazretleri, halifesi İbrahim Hakkı Erzurûmî hazretlerine hikmetli tavsiyelerde bulunmuştur. Bu hikmetlerin şerhini tefrika ettiğimiz köşemizde şarih, iman bakımından insanları tasnife başlamış, en alt dereceden yukarıya doğru bu sınıfları zikrediyordu.Salihler sınıfına gelmiştik. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

1. Hikmet: Molla İbrahim, tevhidin hakikatine eren kimse, Allah Teâlâ’nın azabından emin olur.

Cenab-ı Hakk’ın birliğine ve Hz. Peygamber’in (s.a.v) nübüvvetine iman eden fakat Mutezile ve Cebriyye gibi sapkınlığa düşenler ile Ehl-i sünnet itikadında olup büyük günahlara düşenler, haddi aşmaları ölçüsünde azaba düçar olacaklardır. Ancak tıynetlerinde altın mesabesindeki tevhid ve gümüş mesabesindeki İslam nuru bulunduğu için akidevi sapkınlıkları ile işledikleri büyük günahların kiri pası temizlenene dek ateşte yanar ve ardından halis altına dönerek Âlemlerin Sultanı’nın dergâhına girmeye hak kazanırlar.

Müttakiler, salihler ve kânitîn

Müttakiler, salihler ve kânitîn (Yüce Allah’a ihlasla kulluk edenler, huşu içinde olanlar; bkz. Âl-i İmrân, 17) için ise azap söz konusu değildir. Bu zatlar insanlık hali bazı ayıplara düşseler dahi kınamaya maruz kalmakla birlikte yine affedilirler. Bunlar, az biraz tozlanmış halis altın gibidirler ki temizlenmek için yanmaları ve yakılmaları icap etmez. Cenab-ı Hakk’ın af ve mağfireti ile hemen cilalanıp pirüpak olurlar. Ancak halis altından mamul dinar mesabesindeki kâmillerden bir mertebe aşağıda oldukları için sevinçleri de o ölçüde daha azdır. Buraya kadar aktardığımız mertebeler, müslümanlar içerisinde kulluklarını ve itikatlarını aklî deliller üzerine inşa eden, dini anlama ve anlatmada naklin yanında akla da yer veren kimselere aittir.

Hikmet sufi zatların sadrındadır.

Allah Teâlâ’nın âşıkları

Bu mertebelerin üstünde gelen mertebe ise hikmet ehlinin mertebesidir. Bu mertebe sahipleri, “O, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nail olmuş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış (hikmet) sahibi olanlar düşünüp anlarlar” (Bakara, 269) ayetinde işaret edilen basiret sahibi sufilerdir. Cenab-ı Hak ile kurbiyeti tesis etmiş bu zatların teşkil ettiği zümrenin ilk mertebesi, “lâ maksûde illallah” (Allah’tan gayrı gaye ve maksadım yoktur) manasını gönüllerine nakşeden ulemanın havassıdır. Bu zatlar Allah Teâlâ’nın âşıklarıdır. Ruhsat türü amellerin tümünden yüz çevirdikleri gibi bütün gayretleriyle salih amele yönelir ve fena fillah makamında ilahi aşk ile kendilerinden geçerler. Bu mertebedeki zevat kâinata varlık nispet etmekle beraber, bu nurlu makamda “hasenâtü’l-ebrâr seyyiâtü’l-mukarrabîn” (ebrâr mertebesindeki zatların iyilikleri, mukarrebûn makamındaki zatlara göre hata kabîlindendir) gibi hatalar söz konusu değildir.

Arif ve kâmil sufiler

Bu yüce mertebenin daha yücesi, kelime-i tevhide “lâ mevcûde illallah” (Allah’tan başka hakiki varlık sahibi yoktur) manası ile bakan, beka billah makamındaki ariflerdir. Bu zevatın hem dilleri hem de gönülleri tevhidi bu mertebede tadar, hisseder.

Bu mertebenin daha da üzerindeki mertebe ise zerreden küreye “lâ mevcûde illallah” zikrine devam eden ve Hak Teâlâ’ya vasıl olan kâmillerin mertebesidir. Bu mübarek makamda nefy (lâ) ve ispat (illâ) vardır fakat tevhidi dile, kelama hasretmek bu makam sahipleri için söz konusu değildir.

Bu çok yüce mertebeden daha yüce olan mertebede ise, “lâ” ve “illâ”dan geçip “seyr fillah”ta ancak lafza-i celal, yani “Allah” lafzı ile yol alan sadıklar bulunur. Bu çok yüce rütbenin de en nihai derecesi, Hak Teâlâ’nın ilahi zatı ile kurbiyyeti elde edip mest olan sıddıklar mertebesinin son noktasıdır.

Kabiliyet sahibi ve hidayet yoluna süluk etmek isteyen bir kulun ilim ve hikmet tahsiline rağbet etmesi, buna talip olması lazımdır. Bu hikmeti tahsil edeceği zevat da âşıklar zümresinden sıddıklar zümresinin son derecesine kadar mertebe mertebe zikrettiğimiz sufilerdir. Bunlar müslümanların hakîmleri, İslam’ın hikmet ehlidir. Bu hazık, mahir zatlardan tabiat ilimleri, matematik ve iman esasları öğrenilmeli, felsefecilerin varlığa dair öne sürdükleri teorilerin çok daha âlâsı bu hikmet ehlinden tahsil edilmelidir. Zira hikmet bu sufi zatların sadrındadır.