Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Büyük insanlar, güzel davranışlar, menkıbe ve kıssalara konu olan nice erdem bugün de var. Belki yüz sene sonra kıssaları anlatılacak olanlar elbette bugün de yaşanmakta.

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) memleketi Bistam’dan ayrılmaya karar verir ve yola düşer. Yolda bir adamla karşılaşır. Adam “Nereye gidiyorsun?” diye sorar. Hazret “Yüce Allah’ı bulmaya” diye cevap verince adam bu sefer, O’nu neden Bistam’da arayıp bulamadığını sorar. Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) hüzünle orada nefsinin de olduğunu söyler.

Bulmanın, aranılanla ilgili değil arayanla ilgili olduğunu gösteren bir kıssadır bu. Zira aramak, evvela ne aradığını bilebilecek bir idraki gerektirir. Bundan dolayıdır ki “Ne aradığını bilmeyen, aradığını bulsa bile bulduğunu bilemez” denmiştir. Aramak ve bulmanın ilk adımı kişinin kendisini bulmasıdır. Kendisini bilip bulmayanın aradığını bilip bulması mümkün değildir. Böyleleri asıl hazinenin kim ya da ne olduğunu bilmedikleri için başka şeyler arayıp dururlar. Çünkü önündeki perdeler arayışını değiştirmiştir. Hak Teâlâ’yı aramak yerine yalnızca O’nun ihsan ettiği nimetleri aramak dünyaya aldananların aramasıdır. İşte aradaki fark budur.

Nefs perdesi

Allah Teâlâ kuluna şah damarından daha yakın olduğunu Kur’an-ı Kerim’de bildirir. Peki temsille bildirilen bu manevi yakınlığa rağmen gönül ehlinin arayışlarındaki aranan kimdir? Kıssadan devam edelim de erenlerin bereketiyle yürüyelim. Bistam’da aranıp bulunamayan esasında Hak aşkıyla yanan bir kalbe sahip Hz. Bâyezîd’den (k.s) başkası değildir. Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin orada nefsinin de olduğunu söylemesinin nedeni memleketindeki ismi, itibarı, malı ve buna benzer dünyevi eklentileri olsa gerektir. Bütün bunların içindeyken Hakk’ı aramanın ve bulmanın karanlıkta iğne aramaya benzediğini biliyordu. O gerçekte, Allah Teâlâ’ya vasıl olabilecek bir Bâyezîd’i keşfetmek üzere Bistam’ı terk etmişti. Zira yaşadığı mekân, sosyal ilişkileri, geçmişi Hakk’ı bulmaya kabiliyetli nice kişinin önünde genellikle perde olmuştur. Ancak bu perdeleri yırtabilme cesaretini gösterenler bir iz bırakabilirler. Ancak bu terki yapabilenler manevi yakınlığın sırrına erer, Bistamlı Bâyezîd iken “Sultânü’l-Ârifîn” olurlar.

Bugün de mümkün

Peki böylesi bir terk bugün bizim için ne ifade eder? Şu unutulmamalıdır ki hiçbir dinî ve tasavvufi değer sadece geçmişe ait olamaz, geçmişte kalmıştır denilemez. Evet belki niceliği ve niteliği azalıp artabilir, ancak mana karşılığı muhakkak her zaman bulunur. Biz âşıktan bahsederken Yunus Emre’de (k.s), evrensel ahlaktan bahsederken Mevlânâ’da (k.s) kaldığımız sürece yaşayan toplum ile sahih ilişki kurmamız mümkün olmayacaktır. Bütün büyük insanlar vefat ettiyse kendimizi ölü toprağından farklı bir yerde göremeyiz. Şüphesiz böyle büyük insanlar, böyle güzel davranışlar, menkıbelere konu olan nice erdem bugün de var. Belki yüz sene sonra kıssalarda anlatılacak olanlar elbette bugün de yaşanmakta.

Yaşadığı mekân, sosyal ilişkileri, geçmişi genellikle Hakk’ı bulmaya kabiliyetli nice kişinin önünde perde olmuştur. Ancak bu perdeleri yırtabilme cesaretini gösterenler bir iz bırakabilirler.

Evvel mürşid gerek

Her terkin derecesi aynı olmasa bile bizim yönümüz en azından dünyadan ukbaya dönük olmalıdır ki terk ettiklerimiz dünyevi, ulaştıklarımız uhrevi olsun. Tercih durumunda kaldığımızda Hak için olanı tercih edebilecek bir durum demek bu. Bunun ha deyince olmayacağını hepimiz tahmin edebiliriz. Yukarıda zikrettiğimiz büyük insanların hepsi evvela bir mürşid buldular sonra o mürşid onlara kendilerini buldurdu. Yani manevi eğitimden geçirerek Hak aşkıyla yanan, ihlas ve muhabbet erleri olmalarına vesile oldu. Böyle bir ahvalde istikamet üzere Yüce Mevla’ya kulluk edenler ise nihayet vuslata nail oldular.

Mürşid, yol yürümeye talip olana lazımdır. Talip olmayana biraz bilgi ve amel yeter. Talip olmayan, yükünün hafifletilmesini isterken talip olan sırtının kuvvetlenmesini ister. Hak katında hangisinin daha kıymetli olduğu ise aşikârdır. O halde yol yürümeye karar verenler böyle bir dostu bulmalıdır.