Muhabbet Olsun
Bize Şikâyet Değil Şükür Yaraşır
‘Bu dünyaya sığamıyorum, göğsüm daralıyor, her şey üstüme üstüme geliyor şeyhim’ dedim. Sıkıntımın ne olduğunu da sormadı, niçin olduğunu da. Sadece ‘Yüce Allah’a dön!’ dedi
Muhyiddin-i Arabî (k.s) hazretleri uzun yıllar kendisine hizmet eden Bedir et-Temmâm’ın başucunda duruyor. Yaşı artık iyice ilerlemiş, sürekli hastalıklarla boğuşan, geçmek bilmeyen ağrılar sebebiyle perişan vaziyetteki dostuna bakıyor ve diyor ki: “Bedir, seni teselli edecek bir hadise anlatayım mı?” İhtiyar dost, olur manasına başını sallıyor, can kulağıyla dinliyorum, diyor. Şeyh-i Ekber (k.s) anlatmaya başlıyor:
“Gençlik yıllarımda İşbiliye’de çok darlandım. Her şey anlamsız geliyordu. Şeyhler bir bir şehri terk etmişti, çarşıda okumadığım kitap kalmamıştı, annemin hastalığı ilerlemişti. Biraz nefesleneyim diye evden çıktım. Gençlerin halini, pervasızlıklarını, dertsizliklerini görünce iyice kederlendim. Bir teselli bulurum ümidiyle Şeyh el-Ureybî’yi (k.s) ziyarete gittim. Çoğu zaman yaptığı gibi onu namaz kılarken buldum.
Selam verip, asık suratlı ve solgun halimi görünce, ‘Neyin var oğlum?’ dedi. ‘Bu dünyaya sığamıyorum, göğsüm daralıyor, her şey üstüme üstüme geliyor şeyhim’ dedim. Sıkıntımın ne olduğunu da sormadı, niçin olduğunu da. Sadece ‘Yüce Allah’a dön!’ dedi ve ben yokmuşum gibi namaz kılmaya devam etti. Evden çıkıp yürümeye başladım, sıkıntım geçmemişti. Şeyh Musa el-Mirtulî’nin (k.s) yanına gitmeye karar verdim. Vardığımda, âdeti olduğu üzere hurma yapraklarından sepet ördüğünü gördüm. Selam verip oturdum, hurma yapraklarını uzatmaya başladım. Bana bakıp, ‘Bugün neyin var oğlum?’ diye sordu. ‘Göğsümde sebebini bilemediğim ve geçmeyen bir sıkıntı var’ dedim. Yaptığı işe devam etti, ‘Nefsine dön!’ dedi. Kafam karıştı, kalkmak için müsaade istedim. ‘Ne oldu?’ diye sordu. ‘Efendim şaştım kaldım bu işe! Hakikat tek olmalı ama derdimi anlattığım vakit el-Ureybî ‘Yüce Allah’a dön’ diyor; siz ‘Nefsine dön’ buyuruyorsunuz.’ Güldü ve ‘Ona gidip sana söylediğim şeyi söyle’ dedi. El-Ureybî’nin yanına varıp el-Mirtulî’nin sözünü söyleyince, ‘Güzel söylemiş’ dedi. Şeyhim, ama bu sizin söylediğinizden farklı, dedim. Tebessüm ederek dedi ki: ‘O sana yolu göstermiş, bense yoldaşı (yardımcıyı) söyledim!’ Kalakaldım öylece.”
Muhyiddin-i Arabî (k.s) hazretleri sözünü bitirince hasta dostunun kollarından tutuyor, “Üzülme, zira Allah(’ın yardımı) bizimle beraberdir” (Tevbe, 40) sırrınca diyor ki: “Bedir, eğer yoldaşımız (yardımcımız) Yüce Allah ise şikâyet edecek neyimiz var?”
Allah dostunun arkadaşına anlattığı bu hadiseyi bir kitapta okudum. Daralmıştım, içinden çıkamadığım meseleler vardı. “Bu niye böyle” diyordum yahut “Bu nasıl böyle olabiliyor? Bu işlerin sonu ne olacak, nereye varacak?” diye düşünüyor, huzursuz oluyordum. Sekiz asır evvel anlatılan bu hadise geldi, ellerimden tuttu ve tesellim oldu.
Sizinle paylaşmak istedim bu kıssayı çünkü birbirimizden pek de farkımız yok şu son zamanlarda. Kalbi olanların derdi bir! Aklımıza gelse aklımızdan şüphe edeceğimiz hadiseler yaşanıyor. Görüyoruz, elimizden bir şey gelmiyor, işin içinden çıkamıyoruz. Yaşlı ve hasta değiliz Bedir et-Temmâm gibi ama biz de ağır yaralıyız, teselliye ve umuda muhtacız. Öte yandan nefsimize dönemedik hakkıyla, Cenab-ı Allah’a da, fakat bunları yapmış bir Sultanın elinden tuttuk! O halde bize şikâyet değil şükür yaraşır!
‘Bugün neyin var oğlum?’ diye sordu. ‘Göğsümde sebebini bilemediğim ve geçmeyen bir sıkıntı var’ dedim. ‘Nefsine dön!’ dedi.