Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Bu yolun usulü önce ikna edip sonra yola çıkarmak değil, önce yola çıkarıp yolda anlamasını sağlamaktır. Bunun için insana kulaktan değil gönülden bir dokunuş lazım gelir. Bu dokunuş da sözle değil muhabbetle yapılır.

İnsanın tek başına hayatı anlamlandırma ve idrak etme hususunda aciz kaldığı bir vakıadır. İstediğiniz kadar öğrenin, öğretin, anlatın, yazın, okuyun, konuşun; nihayetinde bütün bunların tek başına insanın enfüsi ve afaki düşmanlarının zincirlerinden kurtulmasına yetmediği görülecektir.

Gel benimle yürü…

“Nasıl” sorusunun “ne” sorusundan çok daha önemli olduğu, bu soruya hakkıyla cevap vermenin ve gereğini yapmanın çok daha zor olduğu aşikar. Yine bu sorunun cevabının söz ile verilmesinin yetersizliği de ortada. Bu tür sorulara “Geç karşıma da anlatayım” şeklinde değil de Hızır ile Musa (a.s) kıssasında olduğu gibi “Gel benimle yürü” diyerek ve bizzat yaşatmak suretiyle cevap verilir. Bu yolun usulü önce ikna edip sonra yola çıkarmak değil, önce yola çıkarıp yolda anlamasını sağlamaktır. Bunun için insana kulaktan değil gönülden bir dokunuş lazım gelir. Bu dokunuş da sözle değil muhabbetle yapılır. Bundan dolayı insan kendini kurtaracak bir eli tutmalıdır. Alimlerin ve velilerin hayatları bize bunu söyler.

İnsan acziyet içindedir

Nasıl ki talim muallimsiz, ders müderrissiz, tıp tabipsiz olmuyorsa dini yaşamak da rehbersiz olmaz. Eğitim için çocuklarımızı okul yerine neden kütüphaneye göndermekle yetinmiyorsak, insanları da dinlerini öğrenmeleri için sadece kitaplara yönlendirmek hatalı bir tavırdır.

İnsan belki kendi gayretiyle birtakım güzel işler yapabilir. Ancak bu güzel işlerin, kulun bu gayretinin istikrar bulup istikamet üzere olabilmesi, manevi kalp hastalıklarından temizlenerek ihlaslı bir hale ulaşabilmesi, nefsin hilelerinden korunup şeytanın vesveselerine karşı sağlam durabilmesi için muhakkak desteğe ihtiyacı vardır. Dünyevi ihtiyaçları için tüm vesileleri makul görüp kabul eden insan, ne var ki mevzu dini ve ebedî saadeti olduğunda kendisinin yeterli olduğunu, aklının kâfi geldiğini, bir başkasının desteğine ihtiyacı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyor. Ne kadar tezat bir durum!

İnsan doğduğu andan öldüğü ana kadar her an acziyet içerisindedir ve sebepler âlemi olan bu dünyada başka insanlara muhtaç olarak yaşamaktadır. Doğduğunda ana babasının bakımına, ilim öğrenmek için hocasının bilgi ve tecrübesine, hastalandığında sıhhat bulmak için doktora, zor ve sıkıntılı dönemlerinde yakınlarının desteğine muhtaçtır. Peki bütün bunları yerine getiren insan, nasıl olur da hakkında çok az bilgiye sahip olduğu, nefis ve şeytan gibi azılı düşmanlarla dolu olan Hak yolunda bir mürşide, bir yol göstericiye, bir üstada ihtiyacı olmadığını söyleyebilir?

Sormak lazım; hayatları boyunca Kur’an ve sünnet çizgisinden ayrılmamış, milyonlarca insanın Hak yoluna girip ebedî hayatının kurtulmasına vesile olan ve yaptıkları bu muazzam hizmet karşısında bir o kadar da mütevazı olan Hz. Mevlânâ, Yunus Emre, Şah-ı Nakşibend (k. sırruhum) gibi büyük zatlar mı doğru yoldadır yoksa “Ben Hakk’ı tek başıma bulur, Kur’an ve sünneti tek başıma yaşar, nefis ve şeytanla tek başıma mücadele ederim” diyenler mi?

Hak için dünyadan vazgeçen hakikatte dünyaya hükmeder. Dünyaya hükmettiğini zannedenler ise hakikatte dünyanın esiridirler.

Kim hükümdar, kim esir?

“Nefsim, ilmim, itibarım, aklım” diyenler yaya kalmış, nefsine, ilmine, itibarına rağmen boyun bükenler, diz kıranlar, el bağlayanlar dağları aşmıştır. Burada bir hikmet saklıdır. Mana yolunda insandan önce hiç olması istenir. Ne var ki insanların çoğu bunu istemezler. İnsan sabırsız ve acelecidir. Nefsin istekleri ısrarcı ve şiddetlidir. Karşılığı da peşin olduğu için insanlar nefislerine uymaya meylederler. Mürşidler ise müridlerine önce vazgeçmeyi öğretirler. Aslında şeriatın da istediği budur. Hak Teâlâ kullarından ahiret karşılığında dünyadan vazgeçmelerini, cennet karşılığında dünyevi hazlardan uzak durmalarını, kulluğa devamda sabretmelerini istemiştir. Bu vazgeçiş, hakikatte büyük bir talep ve mücadeledir. Hak için dünyadan vazgeçen hakikatte dünyaya hükmeder. Dünyaya hükmettiğini zannedenler ise hakikatte dünyanın esiridirler.

Mürşid-i kâmiller müridin bâtınında olan şeyi zahire çıkarırlar. İnsan, içinde büyük bir istidat taşımaktadır. Bu istitadın ortaya çıkarılması için ustası tarafından işlenmesi gerekmektedir. Mevlânâ (k.s) hazretlerinin “Odun yanınca kül, insan yanınca kul olur” veciz sözünde ifade ettiği üzere insanın yanmaya ihtiyacı vardır. Ona kulluğunu hatırlatacak bir er, bir arif lazımdır.