Cennetle Müjdelenenler
Allah’ın Aslanı: Hz. Ali Radıyallahu Anh
Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Ebû Tâlib’in oğullarından biridir. Küçük yaştan itibaren Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin yanında büyümüştür. Toprağın babası anlamında Ebû Türâb, daima Allah rızasını gözettiğinden el-Mürtezâ, aslan anlamında Haydar gibi birçok lakaba sahiptir.
SAHABİ: HZ. ALİ radıyallahu ahn
KÜNYESİ: EBÜ’L-HASEN, EBÜ’L-HASENEYN
LAKABI: EBÛ TÜRÂB, EL-MÜRTEZÂ, HAYDAR, ESEDULLAH
BAZI EVLATLARI: HASAN, HÜSEYİN, MUHSİN, ZEYNEP, ÜMMÜ KÜLSÛM radıyallahu anhüm
DOĞDUĞU YER, YIL: MEKKE-İ MÜKERREME, Hicretten 22 yıl önce (m. 600) doğduğu rivayet edilir.
VEFAT ETTİĞİ YER, YIL: KÛFE - IRAK, m.661 - h.40
KABRİ: KESİN BİLGİ MEVCUT DEĞİLDİR
PEYGAMBERİMİZLE YAKINLIĞI: PEYGAMBERİMİZ’İN (S.A.V) AMCA OĞLU VE DAMADIDIR.
Tam adı Ebü’l-Hasen Alî b. Ebî Tâlib el-Kureşî el-Hâşimî’dir. Miladi 600 yılında dünyaya geldiği rivayet edilmiştir. Cennetle müjdelenen sahabilerden biridir. Efendimiz’in (s.a.v) kızı Fatıma (r.anha) annemizle evlenmiştir. Peygamber Efendimiz’in hayatı boyunca hep yanında olmuş ve ona hizmet etmiştir. Hz. Osman’dan (r.a) sonra hilafete geçmiş ve 656-661 yılları arasında dördüncü İslam halifesi olarak vazifesini icra etmiştir. Ancak halifelik yılları boyunca fitne ve karışıklıkları bastırmakla uğraşmıştır. 661 yılında bir sabah namazı vakti Haricî Abdurrahman b. Mülcem tarafından zehirli hançerle yaralanmış ve bir müddet sonra Kûfe’de (bugünkü adıyla Necef) vefat etmiştir.
Cesaretli ve yiğitti
Hz. Ali (r.a) deyince akla ilk gelen vasıflarından biri cesaret ve yiğitliğidir. Nitekim o Tebük gazvesi hariç Bedir, Uhud, Hendek gibi birçok gazve ve seriyyeye katılmış, katıldığı gazvelerin birçoğunda orduda sancaktarlık görevini üstlenmiştir. Resulullah’ı (s.a.v) canı pahasına korumaya ant içen bir grup sahabenin liderliğini yapmıştır. Resulullah (s.a.v) tarafından bazı özel askerî harekâtlarda görevlendirilmiştir. Uhud gazvesinde birçok yara almasına rağmen Resulullah’ı (s.a.v) yalnız bırakmamış ve ona siper olmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde geride Hz. Ali’yi (r.a) bırakmış, o da tehlikeli olmasına rağmen tereddüt etmeden Efendimiz’in (s.a.v) yatağında yatarak müşriklerin oyalanmasına ve böylelikle hicretin gerçekleşmesine destek olmuştur. O dönem meşhur bir gelenek olan mübarezelere (savaş öncesi düşmanın en iyi askerinden biriyle teke tek karşılaşma) çıkarak müslümanlara güven, düşmana korku salmıştır. Hendek gazvesinde küffarın en güçlülerinden ve cesaretiyle nam yapmış biri olarak bilinen Amr b. Abdüved’in karşısına henüz genç yaşında çıkması cesaretinin en görünür olduğu yerlerdendir. Hayber’de de azılı yahudi Merhab’la teke tek çarpışması nesilden nesile anlatılmıştır. Daha birçok yerdeki kahramanlığıyla Hz. Ali (r.a) efendimiz kılıcı ve cesaretiyle İslam’a üstün hizmetlerde bulunmuştur.
Öfkesini yenen gerçek pehlivanlardandı
Bizler insan olarak halden hale bürünebilen varlıklarız. Zira hayat her zaman tekdüze gitmez. Bazen sevinebilir, bazen üzülebilir, bazen de öfkelenebiliriz. Önemli ve zor olan ise her ne olursa olsun bütün hallerimizde sırat-ı müstakim üzere olmak ve Allah rızasından şaşmamaktır. İşte Hz. Ali’nin (r.a) hayatına baktığımızda onun tam da böyle bir zat olduğunu görürüz. Örneğin o bir savaşta karşısındaki düşmana tam galip geleceği esnada düşmanı yüzüne tükürünce onu öldürmekten vazgeçmiştir. Bu duruma şaşıran adam niye kendisini öldürmediğini sorunca Hz. Ali (r.a) ona “Ben biraz önce seninle Allah rızası için savaşıyordum ama şu andan itibaren nefsim ön plana çıkacak. Şimdi seni öldürsem Allah için mi, nefsim için mi olacak bilmiyorum” demiş ve adamın müslüman olmasına vesile olmuştur. Onun bu tavrı tam da Efendimiz’in (s.a.v) şu hadisinde beyan ettiği duruma muvafıktır: “Pehlivan güreşte rakibini yenen kimse değildir. Asıl pehlivan kızdığı zaman öfkesini yenendir.” (Buhârî, Edeb, 76)
İlim ehlinin öncülerinden oldu
Hz. Ali (r.a) yiğit ve cesur bir sahabi olması yanında büyük bir alimdi. Onun Kur’an ve sünneti en iyi bilen sahabilerden biri olduğunda ittifak edilmiştir. Nitekim Efendimiz (s.a.v) onu Yemen kadısı olarak tayin etmiştir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer gibi büyük sahabiler (r.anhüm) dahi fıkhi meselelerde ona sorular sormuşlardır. Hz. Ömer (r.a) onun hakkında “Görüşünde ve hükmünde en isabetli olanımız Ali’dir” buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim’i Efendimiz (s.a.v) hayattayken hıfzetmiş, vahiy kâtipliği görevi yürüten sahabiler arasında yer almıştır. Suffe’de muallimlik yapmıştır. Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) pek çok hadis rivayet ederek farklı meselelerde ümmetin bilgilenmesine ve doğru amel etmesine vesile olmuştur. Kıraat-i Seb‘a’nın (Kur’an’ın yedi okunuş biçimi) dördü ona dayanmaktadır. Ayetlerin iniş sebepleri, tefsir ve feraiz gibi başka alanlarda da tebarüz etmiştir. İlmin maldan daha hayırlı olduğunu zira kişiyi ilim korurken malın sahibi tarafından korunmaya muhtaç olduğunu veciz bir şekilde ifade ederek ilmin üstünlüğünü beyan etmiş ve ilme teşvikte bulunmuştur. Halifelik döneminde Basra’yı ilim merkezi haline getirmiştir. Günümüzde birçok ilmî icazetname silsile yoluyla Hz. Ali (r.a) üzerinden Efendimiz’e (s.a.v) ulaşır.
Rabbim cümlemize Hz. Ali'nin ve diğer sahabilerin yolundan gidenlerden olmayı nasip eylesin. Âmin.