Hasbihal
Adem Topal: Bu Kapı Cenab-ı Allah’a Giden Bir Yoldur
Bizim ağabeylerimizden, büyüklerimizden öğrendiğimiz şudur: Hiçbir zaman bir işe talip olma ama sana verileni de en iyi şekilde yap. Vermezlerse küsme, darılma. Bu kapıdan kimseyi kovmazlar. Kovulanlar bir bahane bulur gider. Sakın sen bir bahane bulma.
~Kıymetli ağabeyim, geçen ay Hz. Mevlânâ’nın (k.s), Hz. Yunus Emre’nin (k.s) anlattıkları burada, bu kapıda var demiştiniz. Bu kapının büyüklerinden Seyda (k.s) hazretlerini gördünüz. Bir hatıralarınızdan bahseder misiniz?
~Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri Gökçeada’ya gittiğinde, üç yıl göremedik. Tabii o dönemler çok ızdırap yaşadık. Ben her akşam rabıtasını yapar, bir dörtlük var, onu söylerdim. “Akşam oldu, hüzünlendim ben yine. Hasret kaldım gözlerinin rengine. Gel mehtabım, gel sevdiğim, gel yine. Hasret kaldım gözlerinin rengine.”
Üç sene böyle geçti. Sonra Seyda hazretleri sıhhi sebeplerden Ankara’ya geldi. O zaman ticaretle uğraşıyordum, sene 1985. Musluk pazarlaması yapıyordum. Bu iş için Erzurum’a gittim. Bir evde Hacı Hüseyin Ağabey’le karşılaştık. “Nereye gidiyorsun?” dedi. İstanbul’a döneceğim, dedim. “Ankara’ya git” dedi. “Sana bir çuval Erzurum şekeri alalım. Seyda hazretleri çok sever, şekerleri de götür.” O ara hemen yanımızda olan bir kardeşimiz vardı, “Araba hazır, hep beraber gidelim” dedi. Beraber yola çıktık. Bir çuval da Erzurum şekeri aldık. Seyda hazretlerinin ikamet ettiği eve vardığımızda Hacı Hüseyin Ağabey “Ben bir bakayım geleyim” dedi. Bir müddet sonra geldi ve “Mübarek sizi kapıda bekliyor. Hemen gidin ziyaret edin” dedi. Meğer Seyda hazretleri demiş ki “Hüseyin, şimdi misafirler var. Öğleden sonra gelin.” Hüseyin Ağabey ise “Kurban önce bir ziyaret etsinler. Ya ölürlerse görmeden…” demiş. Ondan sonra biz gittik ve ben kapıda Sultan hazretlerini gördüğümde başım mı döndü, ben mi döndüm bilmiyorum, 360 derece döndüğümü hatırlıyorum. Ziyaret ettik, sonra ayrıldık. Hüseyin Ağabey bize sürpriz yapmış, söylemedi tekrar gideceğimizi. Gittik Kocatepe Camii’nde namaz kıldık. Bir yerde yemek yedik. Tekrar geldik. Çuvalı da aldık gittik. Seyda hazretleri kendisi açtı kapıyı. Başka kimse yokmuş. Kısık sesle “Gelin gelin, ayakkabılarınızı da içeri alın” dedi. Bizzat gitti çay getirdi. Hüseyin Ağabey fırladı, “Kurban olayım Seydam!” dedi. Tepsiyi aldı elinden. Hazret, sohbet etti orada.
Sohbet esnasında dünyanın ahvaliyle ilgili soru sordu biri. Seyda hazretleri dedi ki “Dünyanın sıvaları dökülmüş. Sıvıyoruz, sıvıyoruz, tutmuyor.” Ne manaya geliyorsa, erbabına söylemiş olalım. Çayları bitirdik. Seyda hazretleri “Hüseyin, şu tepsileri uzat” dedi. Birer bardak çay daha geldi. İkişer bardak çay içtik, çok güzel çaydı. O ara bize epey sohbet etti. Ben bir kısmını yazmıştım, yazılı olarak var bende o sohbetler. Ondan sonra benimle ilgili soru sordu Hüseyin Ağabey. Dedi ki “Kurban, bu arkadaş Edebiyat Fakültesini bitirdi, öğretmen mi olsun, ticaret mi yapsın?” Hüseyin Ağabey benim öğretmen olmamı istiyor, ben ticaret yapmak istiyorum. Mübarek bana döndü, “Öğretmen ol, gene ticaret yaparsın” dedi. Ondan sonra onlar Erzurum’a döndü, ben İstanbul’a. Otobüste devamlı iç çekiyorum, farkında olmadan. Yanımda oturan adam en sonunda dayanamadı. “Kardeş bir derdin mi var” dedi. “Uzun zamandır babamı görmemiştim de… Onunla görüştük” dedim. Üzüldü adamcağız bana.
Seyda (k.s) hazretlerini on beş gün sonra Erzurum’dan Şeref Amca ile tekrar ziyarete gittik. Şeref Amca kapıyı çalınca Seyyid Taceddin seyyidimiz açtı. Dedi ki “Sofi, ziyaret yok şimdi, sonra gelin.” Şeref Amca nazlı bir adamdı, Allah Teâlâ rahmet eylesin. “O bilir, söyle Şerafettin gelmiş” dedi. Seyyid Taceddin içeri gitti, tekrar geldi. Bizi başka bir odaya aldı. Biz otururken Seyda hazretlerinin sesi geldi. “Şerafettin biz seni sorduk” dedi. Şeref Amca hemen ayağa fırladı. “Kurban olayım” dedi, “Biz sizi rahatsız etmemek için gelmiyorduk.” Mübarek dedi ki “Yok yok, bir kişi, üç kişi, beş kişi bir şey olmaz. Misafirdir, deriz.” Şeref Amca çok duygusal bir adamdı. Elini açtı. Beddua edecekti Sultanımızı (k.s) gönderenlere. Seyda hazretleri elini indirtti. Dedi ki “Hacı hacı, devlet bize hiç eziyet etmemiş.” Beddua ettirmedi. Ondan sonra orada bize virdle ilgili ve birkaç başka konuda daha sohbet etti. İki bardak çay da o zaman içtik. Seyyid Taceddin seyyidim ikram ediyordu. Böylece iki defa Ankara ziyaretimiz oldu. İkisi de birbirinden farklıydı. Ama çok tatlı olduğunu söylemek lazım.
~Seyda hazretlerinin ahirete irtihalinde neler hissettiniz?
~Mürşid hasreti, mürşidin yokluğu, vefatı aslında mürşidi bilen için çok büyük ezadır. Zordur. Ve Sultan hazretleriyle ilgili şunu rahatlıkla söyleyebilirim; biz gak dedik et verdi, gık dedik su verdi. Yani bir şeyh, bir müride ne yapabilir? Onların hepsini gördük. Hem de bütün kabiliyetsizliğimize, bütün liyakatsizliğimize rağmen. Onun cömertliği… En büyük cömertliği de neydi? Gavs-ı Sânî (k.s) hazretlerini yetiştirip, yerine onu bırakmaktı.
~Gavs-ı Sânî (k.s) hazretlerine intisabınız nasıl oldu?
~Gavs hazretleri irşada başladığında Romanya’ya gitmem gerekiyordu. O gün tövbe edemedim. Bir hafta sonra vekili vasıtasıyla tarikatımı tazeledim. Ve kısa bir süre sonra da bizi çağırdılar. Menzil-i Şerif’e gittik. Ben, Şemseddin Bektaşoğlu Ağabey, Kemal Yıldız Hoca vesaire dahil on kişiye Gavs hazretleri vekillik talimatı verdi. Bizzat kendisi verdi. Hatta Şemseddin Ağabey’e daha önce vermişti. “Sen gene gel” dedi. Ve önemli bir şey söyledi. Dedi ki “Siz hocasınız, bilirsiniz. Bizim sofiler İslam’ı seviyorlar ama bilmiyorlar. Onlara İslam’ı anlatın.” Bu çok mühim bir meseleydi. Bizim arkadaşlar hepsi hoca, bir tek ben hoca değildim. “Tevazu önemli. Mekke’de çok büyük dağlar var ama Kâbe’yi Allah onların üzerine yaptırmadı. En küçük tepe Ebû Kubeys tepesiydi. Hatta Kâbe’nin yapılacağını duyunca ‘Bana yapılmaz’ demişti. Ama Allah Teâlâ oraya yaptırdı. Yağmur (rahmet) yağar, su çukurlarda toplanır, tepelerde durmaz. Onun için mütevazı olun.” diye bize sohbet etti. Ve ondan sonra bizim için Gavs-ı Sânî hazretleri döneminde yoğun hizmetler başladı. Ben bir yıl sonra Merkad-i Şerif’e gittim. Sultan hazretlerinin kabri başında “Sana iki şey için teşekkür etmeye geldim Sultanım” dedim, “Bir, böyle bir halife yetiştirdiğin için sana çok teşekkür ediyorum. İki, o beni kabul etti. Senin hatırın için etti. Onun için yine sana teşekkür ediyorum.” Bunu tevazu için anlatmıyorum. Bu hakikattir.
Rahmetli Hacı İdris vardı, Seyda hazretleri zamanında tanışmıştık. Hacı İdris’ten bu tekkenin tarihiyle ilgili çok şey dinledik ve öğrendik. Anlatırdı, hafızası çok iyiydi. Şunu anlattı bir gün: “Şeyh Salah vardı. Onunla beraber Kasrik’e gitmiştik. Köy mezarlığının orada bir duvar vardı. Gavs hazretleri duvarın dibinde sandalyede oturuyordu. Seyyid Muhammed Raşid hazretleri de üzüm ezen insanları seyrediyordu. Biz de Şeyh Salah’la iki yanında duruyorduk. Ben sağında, Şeyh Salah solunda. Birdenbire Şeyh Salah ağlamaya başladı. Çünkü Gavs hazretleri Ankara’ya ameliyata gidecekti. Dedi ki ‘Kurban, Resulullah (s.a.v) vefat etti. Şah-ı Hazne (k.s) vefat etti. Ya Gavs (k.s) vefat ederse biz ne yapacağız?’ Ağlıyor bir yandan. Gavsımız Seyda hazretlerini gösterdi. Dedi ki ‘Raşid’i görüyor musun Şeyh Selahaddin?’ Beli kurban. ‘Bu çok büyük bir zattır’ dedi. Sonra yerinden kalktı. Camiye doğru yürümeye başladı. Biz de iki yanında. O esnada camiden Seyyid Abdülbaki hazretleri çıktı. Elini benim omzuma koydu. Gavs-ı Âzam hazretleri ‘Şeyh Salah, buna yetişen de yeni bir irşad görecektir’ dedi.”
Gavs-ı Sânî hazretleri bu Nakşibendi tarikatında dünyanın altı kıtasında hatmesi yapılan ilk zattır. Şili’den Japonya’ya, Avustralya’dan Kanada’ya, Sibirya’dan Güney Afrika’ya kadar…
~Hangi hizmetlerde yer aldınız?
~Bizim Aydın Amca rahmetli bana dedi ki “Gittiğin yerde Seyda’nın (k.s) sohbetini yap.” Ben ilk sohbete dokuz aylık sofiyken Giresun, Alucra’da başladım. Sonra devam ettik. Mesela Erzurum’da kaldığımız evde dört ilahiyatçı vardı. Bir ziraat fakültesinde okuyan, bir de ben vardım. İlahiyatta okuyan kardeşlerimiz sohbet etmiyorlardı. Vekil Nureddin Ağabey vardı. Ben sohbet ederdim, o tövbe işleriyle ilgilenirdi. Hatta bir keresinde başka bir köyden muhtar geldi. Sabah sekizde imtihanım olduğu halde illa sohbete çağırdı. Dedi ki “Bizim köy otobüsü var. Tam sekizde seni üniversite kapısında indirir.” Gittik. Sohbet ettik. Otuz kişi intisap etti, hamdolsun. Sabah oldu. Yedi buçukta yola çıktık. Bir sonraki köyden, Ortacık köyünden gelecekti otobüs. Otobüs falan yok. Meğer otobüs arıza yapmış. Tabii imtihanı kaçırdık. Böyle zorluklar da oldu ama üniversite hayatımda hizmetlerin bereketidir, çok keramet gördüm. Gavs-ı Sânî hazretleri zamanında sohbetler için Türkiye’yi dolaştık. Yetmiş civarında şehre gitmişimdir. Yirmi beş ülkeye gittim. Ve şunu gördüm, ben Kahveci Hüseyin’in oğluyum. Kahvecilik yaparak büyüdüm. Ama en büyük alimlerin yanında dahi hiç sıkılmadan bu yolu anlatmışımdır ve anlatırken de hiç çekinmemişimdir. Niye? Şeyhim çok büyüktür.
~Sultan hazretlerine intisabınız nasıl oldu?
~Gavs-ı Sânî hazretleri 12 Temmuz’da dar-ı bekaya intikal ettiğinde hiç tereddüt etmedik. Sofilerin çoğunun böyle düşünmesi de gayet tabiidir. Tasavvuf tarihinde tam yirmi üç yıl şeyhinin yanında halifelik yapmış başka bir zat yoktur. Bulurlarsa bana söylesinler. Yok böyle bir şey. Bu Allah’ın fazlıdır, o zatın büyüklüğüdür. Yani Sultan hazretleri o kadar büyük bir aşk ve sadakat sahibi ki bütün zorluklara katlanarak bu günlere kadar dayandı. Düşün ki büyük bir manevi çığı engelledi Sultan hazretleri. Çığ önüne geleni alır götürür, binalar, ağaçlar, hiçbir şey dinlemez. O nasıl bir kuvvetse o manevi çığı frenledi bu zat. Çünkü çok büyük bir aşk duyuyordu. Hem Gavs-ı Kasrevî (k.s) hazretlerine hem Sultan Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretlerine hem Gavs-ı Sânî (k.s) hazretlerine çok büyük bir aşk duyuyordu. Onun için Sultânü’l-Âşıkîn’dir yani.
~Son olarak ne söylemek istersiniz?
~Bizim ağabeylerimizden, büyüklerimizden öğrendiğimiz şudur: Hiçbir zaman bir işe talip olma ama sana verileni de en iyi şekilde yap. Vermezlerse küsme, darılma. Bu kapıdan kimseyi kovmazlar. Kovulanlar bir bahane bulur gider. Sakın sen bir bahane bulma. Bunu hiç unutmadım ben.
Biz rekabetçi değiliz. Aksine ümmetçiyiz. Bu ümmetin çok mürşid-i kâmile ihtiyacı var. Sekiz milyar insan var. Bu kapılar iman kurtarma kapısıdır. Daha çok olsun. daha çok insan kurtulsun. Niyazımız böyledir.
Ümmet yanıyor. İnsanlar bilmiyor. Türkiye’de bile durum böyle. Osmanlı’nın vârisi bir ülkede… Dünyanın artık ne halde olduğunu düşünün. Onun için ihtiyaç var. Öğreneceğimiz çok şey var. Çok büyük bir kapının mensubuyuz. Bu kapı iman kapısıdır. Bu kapı Cenab-ı Allah’a giden bir yoldur. Bunu biliyorum, bunu öğrendim. Onun için bu kapıdan mahrum kalmak çok tehlikelidir. Sultan Seyyid Muhammed Saki (k.s) hazretleri yıllar evvel şöyle dedi: “En büyük duayı öğreteyim sana. De ki: Allah’ım beni bu kapıya münkir etme.” Allah Teâlâ bizleri münkirlikten ve münkirlerden muhafaza buyursun. Bu kapıda fitne çıkaranları da bertaraf etsin. Âmin.