Yükleniyor...

Yükleniyor...

İlkeli yayıncılık anlayışıyla İslami ilimler, tasavvuf, tarih, kültür, sanat, eğitim, aile ve gençlik alanlarında doğru ve güvenilir eserler sunuyoruz. Ehl-i sünnet çizgisine uygun, sade ve anlaşılır içeriklerle her yaştan okuyucuya hitap ediyoruz.

Adem Topal: Bir Kâmil Mürşide Varmayınca Olmaz

Hz. Yunus Emre’nin, Hz. Mevlânâ’nın, sadat-ı kiramın -kaddesallahu esrarahüm- anlattıkları burada var. Ama bunu anlayacak, bunu dinleyecek, bunu öğrenecek, bunu yaşayacak, bunu anlatacak kimselere ihtiyaç var.

~Kıymetli abim kısaca kendinizden bahseder misiniz?

~1958 senesinde Giresun’da doğdum. 1964 senesinde ailecek Beşiktaş’a geldik. İki yıl orada kaldıktan sonra Arnavutköy’e taşındık. Üniversiteye Erzurum’a gittim. 1981 senesinde evlendim. 1984 yılında üniversiteden mezun oldum. Muş’ta kısa bir süre öğretmenlik yaptım. Ondan sonra ticarete başladım.

~Tasavvufla nasıl ve nerede tanıştınız?

~On yaşındayken Arnavutköy’de namaza başlamıştım Cenab-ı Allah’a hamdolsun. On beş yaşındayken Arnavutköy Camii’nde o zamanki bir siyasi partiden geldiler, partici oldum. Lisede üç sene Milli Türk Talebe Birliği’nde üyelik yaptım. Çok güzel hatıralarım vardır. Rahmetli Üstat Necip Fazıl’ı orada dinledim. Birçok tanınmış İslami yazar çizer ile orada müşerref olduk. Orada beni çok etkileyen bir namaz sohbeti dinlemiştim. O zaman lise son sınıftaydım. Namazın sevgiliyle buluşma zamanı olduğunu anlattı o hoca. Bir aşk hikâyesi gibi anlattı. Ama 1979 senesine kadar kalbimde hep bir boşluk hissettim. Arnavutköy Camii’ne bir mevlid vesilesiyle bir hoca gelmişti. Çok güzel bir ilahi söyledi Yunus Emre’den: “Gel ey kardeş, Hakk’ı bulayım dersen / Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz / Resul’ün cemalin göreyim dersen / Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz” O an benim kafamda şimşekler çaktı. Bir mürşid arayalım, diye düşündüm.

Herhalde on yedi on sekiz yaşındaydım. Yine bir gün camide otururken şöyle bir tefekkür ettim. “Allah'ım ben senin peygamberine yetişemedim. Onun devrinde yoktum ama kalbim de tatmin olmuyor. Nerede bunun tabibi? Nerede bunun ilacı?” diye sorup durdum. Sonra bir hoca geldi. Zaman zaman hocalar gelir, vaaz ederdi bizim camide. O şöyle dedi: “Peygamberler miras olarak altın ve gümüş değil, yalnız ilim bırakırlar. Alimler peygamberlerin vârisleridir.”

Ondan sonra alim ve şeyh aramaya başladım. İstanbul’u ayakta tutan üç sacayağı gibi üç zat vardı o zamanlar. Erenköy’de Sami Efendi (k.s) hazretleri, Fatih İsmailağa’da Mahmud Efendi (k.s) hazretleri, İskenderpaşa’da Mehmet Zahid Kotku (k.s) hazretleri vardı. Ama Sami Efendi hazretleri Medine-i Münevvere’deydi. Onun için onu ziyarete gidemedik. Fakat diğer iki zat hafta sonları sohbet ederdi. Sabah namazında Mahmud Efendi hazretlerini, ikindi namazında da Mehmet Zahid Kotku hazretlerini dinleme imkânımız oldu.

Allah'ım ben senin peygamberine yetişemedim. Onun devrinde yoktum ama kalbim de tatmin olmuyor. Nerede bunun tabibi? Nerede bunun ilacı?” diye sorup durdum.

~Bu zatlarla hatıranız oldu mu?

~Tabii, bir arkadaşım vardı Kenan Demirhan isminde, Allah rahmet eylesin. Onunla beraber Mahmut Efendi hazretlerine gidiyoruz. Bir araba bulduk. O zaman Arnavutköy’den Fatih’e gitmek de epey zor. Nişanca Camii’nde sohbet ediyordu mübarek. Kürsünün en dibine oturduk. Sohbet bitti, sakal bıraktırma faslı vardı. Biz de sakalsızız. Bize dedi, “Siz sakal pirakmayacak misunuz?” Tam Of ağzıyla. Biz lisede okuyoruz efendim, sakal yasak, dedik. “Oraya da cirsun ha bu sakal” dedi. İkindiye İskenderpaşa’ya gittik. Yine tam Mehmet Zahid Korkut Hazretleri'nin önüne gittik. Çok hoş bir zattı. Seyyiddir kendisi aynı zamanda. Sohbeti bitene kadar yüzünü seyrettiğimi hatırlıyorum. Meğer edebe aykırıymış. Ama Hazret hiç rahatsızlık belirtmedi.

Hadi, gidiyoruz, dediler. Nereye? Menzil’e. Ya dedim, üstümde para falan da yok. Bizde var, dediler.

~İntisabınız ne zaman oldu?

~1978’de üniversite için Erzurum’a gittim. Akıncılar Derneği diye bir derneğin binasında kaldım. Oradaki Nurettin abi diye bir abimiz, “Sen bir yere bağlı mısın?” dedi. Ben de işte İsmailağa’ya ve İskenderpaşa’ya gidiyorum ama henüz bağlanmadım, dedim. “Bir de Menzil var. “Menzil’de Seyda (k.s) hazretleri var, duydun mu?” dedi. İzmit’ten gidiyorlar diye duyuyoruz ama bilmiyorum, dedim. Hakikaten İstanbul’da çok sofi yoktu o zamanlar. Bana Seyda (k.s) hazretlerini anlattı. Kalbim ısındı, muhabbetim geldi ama karar veremedim. Yani Mahmud Efendi’ye mi intisap edeyim, Mehmet Zahid Efendi’ye mi, Seyda hazretlerine mi intisap edeyim? İstihare yaptım. Adres belli olmuştu.

~Menzil’i ilk ziyaretinizi anlatır mısınız?

~Erzurum’dan çıktık, Diyarbakır üzerinden gidiyoruz. Diyarbakır’da Urfa otobüsüne bindik. Urfa’da Çaylarbaşı diye bir mevki vardı o zaman. Adıyaman-Urfa yol ayrımı. Orada bir taksi tuttuk, Menzil’e vardık. O anda Sultan (k.s) hazretleri hanesinden çıktı. Ayakkabıları hemen dikkatimi çekti. Kahverengi, çok kaliteli bir ayakkabıydı. Ama mübarek topuğuna basmıştı. Üstünde bal rengi bir cübbe, mavi, beyaz çubuklu fistanı ve sarığı vardı. Sordum, niye bu güzel ayakkabının topuğuna basmış? Nurettin abi dedi ki, “Babası Gavs (k.s) hazretleri Hazne’ye gidip gelirken çakıllar, dikenler ayak tabanını parçalamış. Onun için ayakkabı giyemezmiş. Ayakkabı giyerse topuğuna basarmış. Yoksa acı veriyormuş. Büyükler mutabaata çok düşkündürler. Babasına, mürşidine mutabaat olsun diye böyle yapıyor.” O an mutabaat işi kafamda yer etti.

~Döndükten sonra neler yaşadınız?

~Sekiz ay kadar İstanbul’da derslere, hatmeye devam ettikten sonra bir bahane buldum, bileti aldım doğru Menzil’e. Menzil’de Seyda (k.s) hazretleri çıkacak haneden, bekliyoruz. Bir çıktı ki aman Allah’ım! Mübarek, nasıl güzel görünüyor gözüme. Bugün pek çok sofinin gördüğü gibi. Ziyaretten sonra çay ocağına gittim. Orada Marangoz Mustafa isminde biri sohbet anlatıyordu. Mollaymış aynı zamanda. Ben oturunca şu kıssayı anlatmaya başladı: “Bir gün Peygamber (s.a.v) otururken Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a) geldi, ‘Ne kadar güzelsin ya Resulallah! Sana bakmaya doyamıyorum’ dedi. Resulullah (s.a.v) ona, ‘Doğru söyledin’ dedi. Az sonra Ebû Cehil geldi. ‘Sen ne kadar -haşa- çirkinsin! Sana bakamıyorum’ dedi. Efendimiz (s.a.v) ona da ‘Doğru söyledin’ dedi. Sahabe sordu, ‘Nasıl olur ya Resulallah?’ Efendimiz (s.a.v), ‘Mümin müminin aynasıdır. Ebû Bekir baktı bana, kendi güzelliğini gördü. Ebû Cehil de kendi pisliğini gördü’ buyurdu.” Adam bunu anlattıktan sonra bana döndü, “Bu zamanın aynası da bu mübareklerdir” dedi.

~Abilerimiz anlatıyorlar. Seyda hazretleri zamanında çok zorluklar vardı ama muhabbet de vardı, diye. O zor ama muhabbetli günlerden bir hatıra anlatır mısınız?

~Aslında çok. Bir tanesini anlatayım. Erzurum’dayız. Köse Ömer Dergâhı diye bir dergâhımız vardı. Bir gün oraya gittim. Giderken de şalvar giymişim. Üstümde para da yok. Muharrem adında bir kardeşimizin de yeni bir arabası var. Hadi, gidiyoruz, dediler. Nereye? Menzil’e. Ya dedim, üstümde para falan da yok. Bizde var, dediler. Bizim arkadaşlarla muhabbetimiz çok iyiydi. Bindik. Mevsim kış. Pülümür’e geldik. Tunceli üzerinden Elazığ’a, oradan Menzil’e geçeceğiz. Ana yol kardan kapanmış. Nurettin Çırçır, “Sür, Sivas’a,“Pınarbaşı’ndan gidelim” dedi. Zara’yı geçtik, oradan bir yol daha varmış Kangal’a giden ama asfalt değil. Yirmi otuz kilometre gittik. Kürtük derler bizim oralarda. Kar yığını yolu ortadan kesmiş, rüzgâr yığmış. Arabayı iteceğiz, dediler. İndik, beş yüz metrede bir yığın çıkıyor. Ben de o sıra akciğerlerimden bir rahatsızlık geçirmiştim. Paçalarım da dizime kadar ıslandı ve dondu. Dedim, herhalde zatürre oluruz.

Gece bir köye geldik. Köyde elektrik yok ama millet dışarıda. Gecenin ikisi… Bize dediler ki gidemezsiniz. Niye? Köyden sonra bir rampa var, rampada bir kamyon kaymış, şarampole sol tekeri düşmüş ve yolu kapatmış. Nurettin abi, “Gidin onu çıkartın” dedi. Biz hiç tereddüt etmedik. Dört arkadaş, gittik. Baktık, kamyonun önünde bir kamyon daha var, patates yüklü. Onun şoförü bizden önce çekmiş, çıkaramamış. Biz rica edince bir daha geçti direksiyona. Kürek var mı dedik, var dedi. Tekerin önünü, arkasını kürekle temizledik, kamyonu bindirdik ötekine. Biz arkaya geçtik, dört kişi. O yirmi ton patates yüklü, yokuşa doğru duran kamyonu çıkaracağız. Zınk diye çıktı kamyon. Adam aşağı indi ama rengi küle dönmüş. “Siz in misiniz, cin misiniz?” dedi. Kardeşim görmüyor musun? Etimizle budumuzla insanız. “Ya ben siz kırılmayasınız diye bindim. Ben de bu arabayla çektim çıkmadı” dedi. “Ya bu ne ki kardeşim? Sen Adıyaman’daki Seyda (k.s) hazretlerini duydun mu?” dedik, “Duydum” dedi. Dedik “Onun himmeti, böyle şeyler çok basit bizim için.”

Oradan çıktık. Ana yola kavuştuk. Pınarbaşı, Kayseri, Malatya yoluna. Abdest alalım dedik. Bir çeşme vardı, yarısı buz. O ara bir Erzurum otobüsü geçti. Dedik “Bunlar da diyecekler ki bu köyün halkı ne kadar dindar, bu buz gibi suda abdest alıyorlar.” Meğer bizim sofilermiş. Onlar bir gece Erzincan’da kalmışlar yol kapalı diye. Yol açılmayınca bu sefer Pınarbaşı yoluna gelmişler Sivas’tan doğru. Onlar normal yoldan gelmiş. Biz abdest aldıktan sonra bir tesise gittik, orada buluştuk onlarla. Tabii biz hala donmuş vaziyetteydik. Arabanın kaloriferi ısıtamıyordu bizi. Sofilerin bir kısmıyla yer değiştik. Bizi otobüse aldılar. Kaloriferin önüne oturduk, buzlar çözüldü. Öyle gittik Menzil’e.

Tam seyr-i sülûkü anlatır o şiirde Yunus Emre kuddise sırruhu. Bunların hepsi de bu kapıda yaşanır.

~Kendiniz yıllarca gittiniz. İnsanların da gitmesi için çabaladınız.

~Menzil’e çok kafile götürdüm. Niye yapıyorsun kardeşim, diyor. Söylersen olmaz ki. Söyleme. Bu kapıda şunu öğrendim. Tek bir talep lazım. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî-Allahım! Maksadım sensin. Talep ettiğim rızandır.” Bunun dışındaki her şey, hal talidir. Ama vardır. Onun için Yunus Emre (k.s) o meşhur şiirinde öyle diyor.

“Şol karşıki dağları meşeleri bağlarıSağlık sefalık ile geçtik elhamdülillah”

Hocam tefsir ederdi Yunus’un (k.s) şiirini. Derdi ki “Şu latifeler dağlardır. Latifeleri yerine oturtmak aynı dev dağları aşmak kadar zordur.” O ara yaşanılan şeyler olur, vartalar olur, sıkıntılar olur. Yunus diyor ki ‘bak, bunları aştık biz.’ Onu aşınca ne oluyor? Meşeler, bağlar. Zevk, muhabbet, keşif, keramet, cezbe benzerleri. Onlar da meşeler, bağlardır. Onları da geçtik, diyor. Onlar da yoldan alıkoyar insanı. Asıl hedefe gidemez insan. Oralarda oyalanırsa, Hayret Vadisi’nde kalır adam. Meczup olur. Geçmesi lazım. Ondan sonra, ‘onları da geçtik’ diyor, ‘sağlık sefalık ile’ diyor. Hiç yara bere almadık yani. Ondan sonra diyor ‘Kuruyduk, yaş olduk. Ayak olduk, baş olduk. Kanatlandık, kuş olduk, uçtuk elhamdülillah.’ O zaman, diyor, gerçek hayatı bulduk. ‘Kuruyduk, yaş olduk’ hakikaten canlandık demek. Hayat. Ayaktık, sürünüyorduk yerlerde, rezil vaziyetteydik. Yüce Allah yükseltti bizi. Ondan sonra kuruyduk, kuru bir odunduk ama yaş, meyve veren bir ağaç gibi olduk. Kayıtlardan kurtulduk, kuş olduk, uçtuk elhamdülillah. Şiirin devamı da var tabii. Tam seyr-i sülûkü anlatır o şiirde Yunus Emre (k.s). Bunların hepsi de bu kapıda yaşanır. Hz. Yunus’un (k.s), Hz. Mevlânâ’nın (k.s) anlattıkları, sadat-ı kiramın anlattıkları burada var. Ama bunu anlayacak, bunu dinleyecek, bunu öğrenecek, bunu yaşayacak, bunu anlatacak kimselere ihtiyaç var.