Müslümanlar münasebet kurduğu herkese karşı, her işinde, her davranışında ve her konuşmasında adalete riayet etmelidir. Çocukları, akrabaları, arkadaşları, komşuları, iş ortakları arasında adalet ve insafla hükmetmelidir.
Müberra dinimiz İslam’da adalet; kültür, bilgi, mevki, cinsiyet, ırk, din ve dil farkı gözetmeden insanlara insan olmaları yönünden eşit davranmak ve haklarını vermek demektir. Rabbimiz ayet-i celilede mealen şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58)
Bir gün Kureyş kabilesinden asil bir kadın hırsızlık yapmıştı. Fahr-i Âlem’in (s.a.v) o kadını cezalandırmaması için ashab-ı kiramdan Hz. Üsame’yi (r.a) aracı olarak gönderdiler. Bu duruma oldukça üzülen Efendimiz (s.a.v) “Nasıl oluyor da bazı kimseler Allah’ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyor? Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca onu cezalandırıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsaydı ceza olarak onun da elini keserdim” (İbn Mâce, Hudûd, 6) buyurdu. -Salat ve selam Peygamberimiz’e, onun âline ve ashabına olsun.-
Dinî, fikrî ve mali ayrılıklar, akrabalık bağları veya gücü elde tutma gibi sebepler haksızlık yapmaya, adaleti zedelemeye asla yol açmamalıdır. Bilhassa yöneticiler çok adil olmalıdır. Onların adaletsizliği büyük fitnelere, kargaşalara sebep olur.
Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: “Mısırlı biri Hz. Ömer’e (r.a) gelerek ‘Ey Müminlerin Emîri, zulümden kaçarak sana sığınıyorum’ dedi. Hz. Ömer (r.a) ona ‘Tam yerine sığındın’ dedi. Adam, ‘Mısır valisi Amr b. Âs’ın (r.a) oğlu ile yarış yaptık. Ben onu geçtim. Yarıştan sonra, ben şereflilerin oğluyum, diyerek beni kırbaçla dövdü’ diye hadiseyi anlattı. Hz. Ömer (r.a) Mısırlının eline kırbaç vererek ‘Al şunu şereflilerin oğluna vur’ dedi. Mısırlı, Amr’ın (r.a) oğluna vuruyordu. Biz de buna seviniyorduk. Dayanamayarak ‘Artık yeter’ dediğimiz zaman vurmayı bıraktı. Hz. Ömer (r.a) ‘Şimdi de Amr’ın çıplak başına vur’ dedi. Mısırlı ‘Bana vuran onun oğlu idi, ben de ondan intikamımı aldım’ dedi. Hz. Ömer (r.a) Amr b. Âs’a (r.a) dönerek ‘Anaların hür doğurduğu insanları ne çabuk köleleştiriyorsunuz’ diye çıkıştı. Amr b. Âs (r.a) ‘Ey Müminlerin Emîri! Ben durumu bilmiyordum’ diye cevap verdi.” (Ebü'l-Kasım Mısrî, Fütûhu Mısır ve'l-Mağrib, s. 195)
Bu durum kıyamete dek bütün yöneticilere ibret olacak bir adalet örneğidir. O zamanki şartlarda aylarca uzaklıktaki ülkelerde bile İslam’ın hükümleri uygulanmış, Emîrü’l-mü’minîn Hz. Ömer (r.a) yönetimindeki şehirleri adalet ve insafla yönetmiştir. Bu güçlü bir iradenin, sağlam teşkilatlanmış bir yönetimin, yetişmiş kâmil insanların işidir.
Rüşvetle, baskıyla veya çeşitli yollarla yöneticileri veya hakimleri yoldan çıkarmak, adaletten ayrılmalarına yol açıp haksızlık yapmak, başkalarının hakkını gasbetmek çok büyük günahlardandır. Kâmil bir mümin böyle bir şeye tenezzül etmez, şahsiyet sahibi bir hakim de bu gibilere fırsat vermez. Rüşvet ve haksızlığa göz yummaz.
Rabbimiz Teâlâ mealen şöyle buyurdu: “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.” (Bakara, 188)
Yöneticiler ve hakimler nezdinde suçlu lehine aracı olmak da haksızlık ve zulümdür. Adaletin tecellisine mâni olmaktır.
Hükümranlık, Âlemlerin Rabbi Cenab-ı Hakk’a aittir ve dönüş O’nadır. Bu nedenle harama, hileye kaçmadan ihtirasa kapılmadan meşru, adil kazanç peşinde koşulmalıdır.
İktisat yönünden insanlar üç kısma ayrılır: fakirler, orta halliler ve zenginler. Fakir tabaka miskinliği, dilenciliği alışkanlık ve meslek haline getirmemelidir. Orta halli tabaka her gün daha iyiye ulaşmak için meşru dairede ve adil bir şekilde çalışmaya gayret etmelidir. Zengin tabaka ise çalıştırdığı işçilerin teri kurumadan gerçek emeklerinin karşılığını adil bir şekilde vermelidir. Devletin gerekli ve lüzumlu gördüğü vergiyi vermeyi bir vazife saymalıdır. Dinimizin emrettiği zekât, fitre ve sadakaları zamanında ve yerli yerinde vermek, ilahi hikmetin bir tecellisi olarak toplumda sevgi ve saygıya dayanan içtimai adaleti tesis etmeye vesile olacaktır.
İlahi adalete gelince, bu dünya hayatında yerini bulacağı gibi; tam manasıyla gerçekleşeceği yer, kıyamet gününde kurulacak ilahi mahkemedir. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı gibi zerre kadar hayır ve şer işleyen o gün onun karşılığını görecektir.
Rabbim bizleri adalete bihakkın riayet eden kullarından eylesin. Âmin.
Razı olduğu kullarından olmak temennisiyle Rabbime emanet olunuz…