Kur’an-ı Kerim
Abde Değil Önce Ahde Vefa
Kullukta vefa, insanın elde etmeyi hedeflediği bütün erdemlerin kurucu ilkesidir. Çünkü herkes bilir ki, Hâlık’a vefası olmayanın mahluka sefası olmaz, olamaz.
Allah Teâlâ insanı birtakım yüce bağlar ve bağlılıklar içinde yaratmıştır. O, yaratılışının anlam ve amacını, ancak bu bağlara sadık kaldığında gerçekleştirebilir. Bağlarını fark etmek, korumak ve bunların hakkını vermek; insanın insan olarak kalmasının, erdem ve şerefini korumasının temelidir. İşte vefa, insanın bağına ve bağlandıklarına karşı sevgi, saygı, samimiyet, sorumluluk ve sadakat bilinci içinde olmasıdır. Vefa insanı, enginden aşkına aktaran bağ, selden selamete çıkaran dağdır. İnsana yüce bir gaye, dosdoğru bir yön tayin eder; onu başıboşluk duygusundan kurtarır.
Hâlık’a vefası olmayanın mahluka sefası olmaz
“Sizi boşuna yarattığımızı ve tekrar bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn, 115) buyuran Yüce Allah, insanın gayesiz bir varlık olmadığını ifade etmiş; “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 56) ayetiyle de insanın, hakkını vermesi gereken en hayati bağının kulluk olduğunu belirtmiştir. Bu bağın temeli; Yüce Allah’ın ruhlarımızı huzurunda toplayıp “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Evet! Sen bizim Rabbimizsin!” cevabını verdiğimiz zaman atılmıştır. İşte gerçek vefa; “bezm-i elest”te gerçekleşen bu ahdin ruh dünyamızda bıraktığı izi en derinden hissetmek ve bize sayısız ve sonsuz nimetleri veren Rabbimize iman ve itaat konusunda bir iç muhasebeye dönüştürmektir. Kullukta vefa, insanın elde etmeyi hedeflediği bütün erdemlerin kurucu ilkesidir. Çünkü herkes bilir ki, Hâlık’a vefası olmayanın mahluka sefası olmaz, olamaz.
Aslında bu son cümleyi tersten bir kez daha kuracak olursak diyebiliriz ki, Yüce Yaratıcı’ya vefası olan, bütün yaratılmışlara karşı da vefakâr olur, olmalıdır. Çünkü iman, vefa, sadakat, samimiyet ve sorumluluk gibi dinin üst düzey öneme sahip kavramları sadece Allah Teâlâ ile kulun kalbinin derinlikleri arasında gelişen ve gerçekleşen salt ruhi içerikli kavramlar olmayıp, aynı zamanda sosyolojik sahada da vücut bulan bir yapıya sahiptir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v) “İman etmeden cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” (Müslim, İman, 94) buyurarak imanın Cenab-ı Allah katındaki geçerliliğinin müminleri sevmeye bağlı olduğunu vurgulamış; dini, samimiyet olarak tanımladığı başka bir hadisinde de samimiyetin, insanın kalp dünyasında yalnızca Cenab-ı Allah’a karşı değil, aynı zamanda Kitap, Peygamber ve inanan bütün kullar hakkında hissedilmesi gereken bir erdem olduğunu ifade buyurmuştur (bkz. Müslim, İman, 55).
Allah için salat, Peygamberimiz için salavat
Yalnızca Allah Teâlâ’ya karşı vefalı olmak yetmez. Aynı zamanda O’nun rahmet peygamberi Resulullah’a (s.a.v) da vefalı olmak gerekir. En büyük kaygısı ümmeti olan, üzerimize titreyen Peygamberimiz’in (s.a.v) aziz hatırasına sadık kalmak, ondan çağlar sonra yaşamamıza rağmen onun ümmeti olduğumuz şuurunu korumak, ona vefamızın bir gereğidir. Vefa duygumuzu her daim kendisiyle ilan ettiğimiz salat ve selam; onun sünnetine bağlılığı sözden öze, kalıptan kalbe, oradan da hayatın her anına ve alanına aktaran bir vefa ilanıdır. Vefamızın simgesi; Allah için “salat” (namaz), Peygamberimiz için “salavat”tır. Namaz olan salat müminin miracı ise salavat olan salat da müminin isrâsıdır. Nasıl ki, isrâ olmadan miraç mümkün değilse Peygamberimiz’e (s.a.v) vefalı olmadan da Yüce Allah’a vefanın hakkını vermemiz imkânsızdır.
Efendimiz (s.a.v) kendisinden sonra iki miras bıraktığını ve bunlara bağlı kaldığı sürece ümmetinin asla sapıtmayacağını dolayısıyla kendisine vefasızlık yapmayacağını ifade buyurmuştur. Bu iki miras, Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyedir. O halde nebevi mirasın vârisleri olan ashab-ı kirama ve alimlere karşı da vefalı olmak, Allah Teâlâ’ya ve Resulüne (s.a.v) vefanın bir gereğidir. Onlara vefasızlık yapılarak hakkıyla Yüce Allah’a kul, Peygamberine ümmet olunamaz.
Vefa duygumuzu her daim kendisiyle ilan ettiğimiz salat ve selam; onun sünnetine bağlılığı sözden öze, kalıptan kalbe, oradan da hayatın her anına ve alanına aktaran bir vefa ilanıdır.
Yaratılana vefa
“Allah’ın hoşnutluğu (anne ve) babanın hoşnutluğunda, gazabı da (anne ve) babanın gazabındadır.” (Tirmizî, Birr, 3)
Görüldüğü üzere hadiste anne babanın hakkı ve rızası, Cenab-ı Allah’ın hakkı ve rızası ile yan yana zikredilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) daha pek çok hadis-i şeriflerinde vefa kavramını insan ilişkilerine indirgeyerek soyut bir hadise olmaktan çıkarmıştır. O halde gıybet, lanet, hakaret ve ihanet gibi kulun kula yaptığı vefasızlık aynı zamanda Allah Teâlâ’ya karşı yapılan cürümler demektir.
Hasılıkelam insan, Yaradan’a vefa ile varoluşunun gayesi olan erdem ve şerefleri elde eder; yaratılana vefa ile de Cenab-ı Allah’ın rızasına erer. Bu vefa olmadan ermenin erişmenin, bulmanın buluşmanın, bilmenin bilişmenin imkân ve ihtimali yoktur.